İceridekiler

İçerdekiler – Dramaturji Sunumunun Notları


Oyun öncesi dönemde 345 gündür Tutuklu’yu konuşturamayan Komiser, kuraldışına çıkarak görevinde başarılı olmak için istediği ek sürede Tutuklu’yu karısı ile görüştürerek başarıya ulaşmayı umar. Tutuklu ise geçen sürede kendine ve bedenine yabancılaşmıştır. Direnişini kıran insani bir zaafiyet olan cinsel tutsaklıktan kurtulmak için bu cinsel isteğini Komiser’e iletmiştir. Perdenin sonuna doğru bunun için bir itiraf mektubu imzalamayı bile kabul eder, fakat Komiser bu çözülmede kendisi etken olmadığı için bu itirafı kabul etmez.

Perde sonunda oyunun tek sürprizi gerçekleşir: Karısının yerine baldızının geldiğini gören Tutuklu yitirdiği kafa beden bütünlüğü ve aydın kişi sorumluluğunu koruyabilmek için ikinci perdede baldızını sevişmeye ikna etmeye çalışır. Kız eniştesinin bu beklenmedik tavrı karşısında ahlak kurallarına sarılır. Tutuklu sonunda Kız’ı ikna eder. Kız da eniştesinin içinde bulunduğu çıkmazı anlayarak teslim olur. Ancak Tutuklu Kız’ın onu anlamasının sağladığı iletişim sayesinde doyuma ulaşır ve cinsel doyuma gerek kalmaz… Tutuklu yeniden iç tutarlılığını kazanır. Kız ise başka bir bakış açısı kazanır. Oyun yeni bir sorgu sahnesi ile biter ama Tutuklu oyunun başındaki kişi değildir artık.

** Oyun tüm devamlılığı boyunca seyirciye iki temel şey sunar;

1) Kapatılmanın (içerdeliğin)birey üzerindeki etkisi: Oyunun başlangıcında sadece Tutuklu içerdedir. Oyundaki içerdelik mekanın ürettiği bir şey de olsa, esasen bu durumun sonucu olan bir algılama biçimidir. Bir kişinin gözaltında olmasına karşın oyunun adının “İçerdekiler” olması bunun en belirgin göstergesidir. İçeride olmak,   oyunda uzun süre toplum dışı kalmaya bağlı toplum kurallarından bağımsız düşünme biçimi olarak sunulur. Komiser bunu temsil ettiği bürokratik mekanizma adına reddeder. Kız kurduğu iletişimle dahil olur. Oyun seyirciden de içerdelik durumunu anlamasını ve buna bir noktada katılmasını talep eder.

Hapishaneler ilk kurulmaya başlandığı zamanlarda şehir merkezinde idari binaların civarında bulunan yapılardı. Mahkûmların görüntüsü, hayat koşulları, maruz kaldıkları şiddetin görülür-işitilir hali modernist uygarlaştırma çabalarına aykırı kaçmış göründüğünden daha kıyı bölgelere/güvenlik merkezlerinin içine taşınmışlardır. Böylece kamusal alanın müdahalesinden, ilişkisinden ve yasallığından tamamen kopartılıp özelleştirilmiş bir yasa-dışılık alanı olmuştur.

Islah etme, topluma kazandırma gibi terimlerle meşrulaştırılmaya çalışılan hapishane, tamamen iktisadi yapıya koşut bir kurum olarak tasarlanmış, kapitalizmi gelişme sürecinde kırsal yaşamdan kopmuş ama fabrikalara kapanmaya hazır olmayan yığınları eğitme amaçlı düşünülmüş, zamanla suçlulara özgü bir kurum kılınmıştır. Artık hem toplumu arındırmak ve steril kılmak hem de kapatılanı ıslah etmektir amaç.

Günümüzde ise hapishaneler üzerine egemen söylem değişmiştir. Artık kurumun niteliği, erdemleri ve ıslah edici karakteri hiç gündem edilmemektedir. Bunun yerine “Büyük Hapishane” gibi, orada da güvenlik sorunu ön plandadır. Mahkûmların kaçmamaları, birbirleri ile iletişime geçmemeleri gibi kaygılar ön plana çıkmaktadır. Tamamen rasyonel ve sistematik bir tasarım olduğuna kuşku bırakmayan hapishane sistemi; açıklanması güç ve içine girildikçe toplumsallığın tüm çirkefinin insanın yüzüne çarptığı, kapatılan kadar kapatanı da örseleyen bir paradokstur.

19.yüzyılda İngiliz pragmatist iktisatçı ve düşünür Bentham, hapishane tarihine olduğu kadar gelecekteki kapitalist-totaliter toplumsal örgütlenmelere de damgasını vurur.”Panoptikon” adını verdiği hapishane her tarafı gören bir kule ve etrafında değirmi bir bina olarak tasarlanmıştır. Burada hapishanenin iki ayırt edici özelliği ortaya çıkar;

                                   – tecrit

                                   – gözetleme

Liberalizm insanları önce tek tek birey olarak ele alacak, sonra da tek tipleştirecek kurumlar doğurmuş, var olan kurumlar da bu zihniyete eklemlenmiştir; fabrika, okul, tımarhane, hapishane… Günümüzdeki modern hapishane modellerinin (E tipi, F tipi, Hücre tipi, Oda tipi)öncüsü olan panoptikon yalnızca hapishaneye değil, tüm toplumsal örgütlenmeye uygulanmış bir modeldir.

Hapishane kendi mantığı gereği dört duvar olmak durumundadır. Bu dış yapı içeriyi tamamen görünmez, hatta işitilmez ve erişilmez kılmaktadır. İçerden de doğayı ve gerçek hayatı seyretmek mümkün değildir. Bu unsurlar hapishane içinde yer almaz. İçerdeki kişinin görüş mesafesinin bir hücre, bir koğuş(en fazla bir havalandırma boyu), renk ve canlı-cansız nesne kısırlığı, eşyasızlık, beton grisi zaman içersinde yaşamın monotonluğunun önemli bir unsuru haline gelebilmektedir.

Hapishanede mümkün olduğunca faza tecrit ve gözetleme imkânı sağlanması hedeflenmiştir. İlk panoptikon planından bu yana gözetleme, elektronik aygıtların da desteği ile bakışın mutlak hâkimiyetini kurmuştur. En az sayıda insanın bir arada olması istendiğinden, hücreler/küçük koğuşlar birbirleri ile bağlantısız ve ilişkisiz olacak biçimde tasarlanmıştır. Uzamsal bağlantı mümkün olduğunca parçalanmıştır.

İçerdeki insan bu gözetleme deliklerinin arkasında ne olduğunu, mazgalın ne zaman açılacağını, kapının ardındaki insanların niyetini asla bilemez. Gözetlenme duygusu süreklilik kazanır ve kanıksanır, özel yaşantı ve mahremiyet gibi kavramlar anlamsızlaşır. Bu da kimi zaman alttan altta, kimi zaman açıktan süren tedirginliğin temel kaynağıdır. Sürekli gözetlenme, zaten ilişkilerinden soyutlanmış olan kişiyi kendi bedeni ile kendi kendisiyle ilişkisinden de soyutlar. Bu da tecridin asıl amacını kişiliksizleştirme, bireyselliği yok ederek sürüleştirme kılmıştır ki, bunun da kapitalizmin yeniden üretim mantığına içkin olduğu aşikardır.

Kışla, manastır, okul gibi katı modellerle tasarlanmış olan modern hapishanede kapatılanların gündelik yaşamı çalışma, eğitim, ibadet ve havalandırma gibi faaliyetleri düzenleyen bir yönetmelik çerçevesinde zorunlu şekillendirilmiştir. Bu faaliyetler zorunlu kılınır, uygulanmaları belli ritüellere ve koşullara bağlanır, yerine getirilmemeleri açık şiddet uygulamanın meşru koşulu olarak görülür. Hapishanede şiddetin yetkisi verilmiştir ve şiddet rutine bağlanmıştır. İdeolojik beyin yıkamaya bağlı kurbanlar çoğu zaman insan olarak görülmez. Kurban anonimleştirilmiş (terörist/katil/tecavüzcü) ve şeyleştirilmiştir. İşkenceci kendini ahlaki açıdan rahat ve haklı hissedebilir.

İşkence hanedeki yoğunlaştırılmış şiddetin hapishanedeki zamana yayılmış şiddete dönüştüğü düşünülürse, kişi üzerindeki psikolojik etkisinin daha kalıcı olduğu varsayılabilir. Şiddetle ilişki açısından modern zamanların önemli bir özelliğini gündelik hayatın (okul, işyeri, ev vb)parçalı ve bölünmüş niteliği oluşturur. Bu parçalanmışlık duygusu sayesinde söz konusu birey/kurumların, doğrudan/dolaylı etkilerine kısmi olarak maruz kalınabilir. Hapishanedeki şiddeti diğerlerinden ayıran şey, onun böyle bir parçalanmışlığa imkân tanımayacak biçimde tasarlanmış ve düzenlenmiş olmasıdır. Hapishane, yaşamdaki firar imkânlarına yer bırakmayan bir saçmalıktadır.

Şiddetin her türü ile açıkça sağlanan şey, öncelikle zaman ve mekân üzerindeki tekeldir. Tüm 24 saatleri aynı mekânda geçirmek zorunludur… Mekân daraltılmış, tekleştirilmiş, işlevsiz ve eşyasız bırakılmıştır. Mekân-insan ilişkisi tamamen bozulmuştur. Bu durum insanı ilişkilerinden, yaratılarından, varlıksal özelliklerinden soyutlar. Kapatılmanın süresi arttıkça yalnızca fiziksel varlığını sürdüren bir canlı kalır.

Hücre kavramı, başka insanların ve ilişkilerin yokluğu demek olduğundan zamana delice bir akış verir. Dış dünyada/başka insanlarla ilişki içinde zamanın akışını ağırlaştıran şey, ilişkilerimiz ve başka insanların hayatımıza girip çıkmasıdır. Geceden gündüze uzanan bu sürat, hücredeki insan için delirtici bir durumdur ve monotonluğun zirvesidir. Hapishane deneyimi, “aynı”nın tekrarı olmasına karşın-paradoksal olarak-sonu belirsiz bir maceradır. Şimdiki zaman süreğen ve sonsuz kılınmıştır; geçmiş de gelecek de yalnızca bir bellek zamanı olarak imgede yer bulur. Kapatılan insan hakkındaki bütün bilgilerin toplanması, kapatılanı kendi öz yaşamından, kimliğinden, mahremiyetinden, kısaca tarihinden mahrum bırakarak onu güçsüzleştirir. Kapatılan onu “başkası” yapan yüzünden ve sözünden yoksun bırakılarak kimliksiz bir nesneye, bir sayıya indirgenmek istenir.

Zaten daraltılmış gündelik hayat koşullarına ilaveten ziyaret sınırlıdır, girebilecek pek az sayıda nesne denetime ve sansüre tabidir. Hücrede bulundurulabilecek eşyalar son derece sınırlıdır. Hapishane koşullarında kapatılanın yaşamı dâhil hiçbir kalıcı hakkı yoktur. Her şey iktidarın gaspı altındadır. Hak gaspı bir döngü olarak sonsuza dek işleyebilir. Kapatılana kalan tek duygu “sürekli tedirginlik” tir. Dostoyevski “Ölü Evinden Anılar’ da “hiçbir şeye şaşırmamak en övünülecek erdem sayılırdı” der.

2) Suç ve hukuk sorgusu: Metin seyirciye örtük bir anlatımla da olsa ortada bir suç olmadığını (en azından mevcut eylemin zararlı olmadığını) söyler. Zaten mevcut bürokratik algıya göre bile bir suç ispat edilebiliyor olsaydı birinci bölümde istenen ana eylem olan itirafa ihtiyaç duyulmayacağı ortadadır.

Egemenler diğerlerini bastırma, dışlama ve yok etme amaçlı eylemlerinin yanı sıra devamlılıklarını sağlamanın yolunu da kurumsallaşmada bulurlar. Hukuk bu sistemin tıkanmasını önlemede, tıkanırsa önünü açma işlevini gerektiren araçları da temin ederek yerine getirir. Hukuk devleti adı altında devlet ile hukuku çiftleştiren tarihsel durum, esasen iktidar mekanizmalarını işleten maddi ve manevi kanalların hukuki metin ve uygulamalarla güvence altına alınmasıdır. Hırsızlık, adam öldürme vb durumlar devletin belirlediği koşullar altında suç değildir. Yargılamanın da açıkça kabullenilmiş bir parodi olduğu açıktır. Birçok durumda olağanüstü hal, olağanüstü suç gibi bahanelerle yargının zaten “kuraldışı” işlediği açıktır. (Sanığa savunma hakkı verilmemesi, yeterince kanıt araştırılmaması, yargılamanın aceleye getirilmemesi, sanığın mahkemeye çıkarılmadan uzun süre hapis tutulması…)

Yasanın ihlali, her zaman tartışmasız ceza gerekçesi olur. Yasa herkes adına olma iddiasındadır, bu nedenle ceza da (tehdit boyutuyla) herkese dönüktür. Bugün kişiye yönelik adalet uygulamasının esasen intikam aracı olarak görüldüğü, artık nicelik olarak değerlendirilen toplumun/kişinin önemsenmediği açıktır.

Egemenlik sisteminin ikici mantığı(iyi-kötü, doğru-yanlış) ve dilin toplumsallığı, sistemin güvenliğini ve sürekliliğini sağlar. Oysa insan ruhu söz konusu olduğunda belirsizlik alanı genişler ve hemen herkes “suça yatkın” bir yerde durur. Ancak suç kavramını, bireye odaklamak bir tür aldatmaca ve dikkat çekmedir. Böylelikle komşumuzun birdenbire seri katil çıkma ihtimalini düşünerek sıradan insanlardan kuşkulanma ihtiyacı, “denetim-güvenlik-ceza toplumu” ihtiyacı öne çıkar ve başka hiçbir şey görülmez. Bütün bu insanlık durumlarını yaratan toplumsal mekanizmalar ve ilişkiler üzerinde bir an bile durulmaz.

19.yy.dan itibaren cezanın amacı, toplumun genel olarak savunulmasından çok, bireylerin tavır ve davranışlarının denetimi yoluyla psikolojik ve ahlaki reformdur. Böylelikle “tehlikeli birey” (tehlikeli sınıf) kavramı gündeme gelecek, bireyler işledikleri suçlardan çok potansiyelleri ile ele alınacaktır. Cezalandırıcı toplum için fiil önemliyken ve ceza suça dönükken, artık fiil şart olmaktan çıkmış ve suç potansiyel olarak varsayılır olmuştur. Böylece “cezalandırıcı toplum” dan “disiplinize edici toplum”a geçilir. Ceza sistemi ile bir suç tipolojisi yaratıp norm dışını tehlikeli diye damgalarken, temizlik ve arınma terimleri ile faşizme, soykırıma dek uzanan modernitenin imha süreci başlatılmış olur.

Cezanın ıslah edici karakterinin tanımlanması ile beden ceza ile yıldırmanın ana hedefi olmaktan çıkmıştır. Ceza yavaş yavaş bir sahne ve seyirlik olmaktan çıkar, adalet verdiği ceza ile arasına bir koruma sistemi(kişisellikte uzaklaşmayla) koyar. Cezalandırma bir dayanılmaz duygular sanatından “askıya alınmış haklar ekonomisi”ne geçer ve bir teknisyenler ordusu (hekim, gözetmen, eğitmen, din adamı, psikiyatr) varlıklarıyla beden ve azabın cezalandırmaya yönelik eylemin nihai amacı olmadığı konusunda mahkuma güvence vermektedirler.

Cezalandırma işleminin nesnesinde bir kayma (beden yerine ruha müdahale) olmuşsa da cezalandırmanın azaba yönelik bir dip tarafı varlığını hala sürdürmekte,  ama bedene yönelik olmayan bir cezalandırma anlayışı tarafından üzeri daha geniş ölçüde örtülmektedir. Bunun en güzel örneği zorunlu çalışma/hapis gibi bir cezanın hiçbir zaman bedenin kendini hedef alan bir ceza olmadan (gıda tayınlaması, cinsel yoksunluk, hücre vb.) uygulanmamasıdır. Çünkü bir mahkumun diğer insanlardan daha fazla acı çekmesi adildir.

Artık suçlar ve kabahatler adı altında yasa tarafından tanımlanmış şeyler yargılanmaktadır, ama aynı zamanda tutkular anormallikler, içgüdüler ve uyumsuzluklar yargılanmaktadır. Mahkeme suçlunun ruhuna sadece suçunu açıklaması ve onu hukuki sorumluluklar arasına katmak dahil edebilmek kastıyla başvurmamaktadır; onu suçla beraber yargılamak ve ceza esnasında onu da hesaba katmak için yapmaktadır. Yalnızca ihlallere değil, aynı zamanda bireylere, sadece yaptıklarına değil, ne olduklarına ve ne olabileceklerine müdahale de meşrulaştırılmaktadır.

Sistem açısından ne işlenen suç ve verilen ceza önemlidir, ne de kapatılan kişinin rehabilitasyonu. Önemli olan tek şey; sistemin kendi varlığını sürdürebilmesi için birilerini dışlayabilir ve imha edebilir olduğunu göstermek, böylelikle tehditkar olabilmektir. Hapishane  “toplumun tehdide dönüşmüş imgesi”dir.

Neoliberal ideoloji kitlesel işsizlikler yaratırken, toplumsal yapıyı da tamamen kriminalleştirmiştir. Artık “hassas bölgeler” vardır. Buralarda güvenlik ve denetim ağları kurulmuştur; şüpheli görülenlere ateş etmek yasal haktır, herkes her an dinlenebilir, takip edilebilir, gözaltına alınabilir. “sıfır tolerans” kuralı uygulanır. Artık yoksullukla mücadelenin temel kurumu polistir. Orta sınıf tüketim alışkanlıkları ve güvenlik ihtiyacı da güvenlik toplumu iktisadını teşvik eder. Kapitalizmin kamusal yaşamı ve bireyi parçalama, atomize etme ve yok etme sürecinin geldiği son noktadır güvenlik toplumu…

**Oyunun ilk bölümünde bir itirafa ihtiyaç duyulmaktadır. Bunun nedeni suça yönelik yeterince kanıt olmamasıdır.

İtiraf, iddia makamını başka kanıtlar toplama yükümlülüğünden kurtardığı gibi, suçluyu kanıtların genel hesaplamasına dâhil etmeye çalışmakta, sanık itiraf aracılığıyla cezai gerçeğin üretim ayini sürecinde bizzat yer almaktadır. Çok güçlü bir kanıt olan, bilgi toplama işini ve kanıtlama mekaniğini en düşük düzeye indiren itiraf istenilen ve aranılan bir şey olacak, onu elde etmek için bütün zorlamalara başvurulacaktır. Ancak uzlaşmaya ilişkin bir yanını da korumalıdır; kendiliğinden olması, bilinçliyken yapılması, mahkeme önünde tekrarlanması gerekir. Bu yüzden itirafı arayan sorgu süreci bir düellodur ve kanıtlar mahkûmiyet için yeterliyseler itiraf ile risk edilmez.

**Zaman baskısı: Dramatik durumu oluşturan ana etkendir. Birinci perdede Komiser’i, ikinci perdede Tutuklu’yu amaçları gereği etken olmaya iter. Kız ara mekanda, ara zamanın esiridir. Oyun bittiğinde Tutuklu için zaman ve mekanın etkisi olmamıştır. Zaman baskısına bağlı ikinci perdede Tutuklu Komiser’in yerine geçer yani sorgucu olur. Ancak Kız yarım saat içinde gidecektir. Tutuklu’nun akıbeti ise belli değildir. Belirsizlik Tutuklu’yu diğerlerinden ayırır. Komiser için amaçladıkları/savundukları şey ile ilgili sonucun ne olacağı belirsizdir.

**İletişim: Birinci perdede iletişimi andıran bir eylem vardır, ancak oyun boyunca Komiser ile Tutuklu arasında gerçek bir iletişim oluşmaz. Komiser, genel olarak kuramadığı iletişimi erkeklik ortak paydası üzerinden kurmaya çalışır. Komiser’in Tutuklu ile ilişkisi yumuşamaya başlamış, bu da sorgulama işlemini sürdürememesine neden olmaya başlamıştır. Komiser bürokrasinin diliyle konuşur, ben yerine biz der. Yaptıklarını fazla sorgulamaz.

Komiser Tutuklu’nun akli üstünlüğünden rahatsız olur ve perde boyunca aralarındaki çatışmada ‘hayat tecrübesi’nin getirdiği üstünlüğü kullanmaya çalışır. Komiser diyalog boyunca Tutuklu’yu bürokratik biçimde klasifikiye etmeye çalışır fakat Tutuklu’nun tutumu karşısında başarılı olamaz.

Kız ile Tutuklu arasındaki bir iletişim ancak birbirini anlama, kendi gerçekliği dışına çıkma, Kız’ın ‘Dışarıdakiler’in kalıplaşmış algılarından kurtulmasıyla mümkün olur. Kız’ın eniştesine duyduğu sevgi ile yoğrulmuş özveri, Tutuklu’nun ikinci bölüm boyunca baldızına karşı Komiser’in kendisine davrandığı biçimde davranmaya iten bunalımdan sıyrılmasında belirleyici etkendir.

Kız ile Tutuklu arasındaki çatışma, aslında Kız’ın aidiyet hissettiği toplumsal ahlak (dışarıdakiler) ile bir çatışmadır. Sonuca ortak olarak ulaştıklarından bir kazanan yoktur. İkisi de varoluşlarına ve hayata dair farkındalıklara beraber ulaşırlar

**Cinsellik izleği: Tutuklu’nun iç tutarlılığını parçalayan cinsel tutsaklık, uzun süre sorguya çekilen kişilerde görülen dengesizliklerin bir görüntüsü olarak ortaya çıkar. Tutuklu’nun aydın kişi kimliğini sürdürmesi cinsel tutsaklıktan kurtulmasına bağlıdır. Bu cinsel tutsaklık durumu Komiser (bürokrasi) tarafından “kerhanecilik” biçiminde algılanırken, Kız (toplumsal ahlak ) tarafından da orospuluk olarak nitelenir.

**Dışavurum-anı: Melih Cevdet Anday tiyatrosu dile dayanan bir tiyatrodur ve genel olarak eylem üzerinden gelişmez. Oyun kişilerinin anıları pek çok ayrıntıyı dışa vurur. Birinci perdede Komiser hayatı ile ilgili bir ton ayrıntıyı anılar/anlatılar yoluyla dışa vurur. Aslında mutsuz olan, kıymetinin bilinmediğini düşünen, karısını sevmemiş, çocuğuyla iletişim kuramamış bir adam görürüz. Birinci perdede komiser anılarını anlatırken mekanın daralmasına neden olur. Çünkü Tutuklu’nun bu anılarla bir ortaklık noktası yoktur.

İkinci perdede Tutuklu’nun anıları Kız ile Tutuklu’yu ortaklaştırır, çünkü bir geçmişleri vardır. Bu Tutuklu’nun biraz dışarı çıkmasına, Kız’ın biraz içeri girmesine yani yerlerini bulmalarına yardımcı olur.

**Mekan-zaman: Oyun ‘ara zaman’da ve ‘ara mekan’da geçmektedir. Oyunun temel dramatik etkeni zaman baskısıdır. Oyunda belirgin bir eylem yoktur. Tek sürpriz Tutuklu’nun karısının yerine baldızının gelmesidir. Oyunda aksiyonu oluşturan temel unsur diyalogdur.

      – Birinci perdede eşit düzlemde diyalog mekanı daraltırken,

      – İkinci perdede zorlanmış bakış ve basık düzlemde diyalog mekanı genişletir.

Oyunda kanepe, Tutuklu’nun tek tutkuya indirgenmiş yaşamının sıkıştırıldığı en dar uzamdır.

Hücre mümkün olduğunca az eşya varlığıyla kişiliksizleştirilmelidir.

Zaman baskısı duvar saatinin sesi ile oyunculara ve seyirciye hissettirilmelidir.

**Oyun içinde oyun kişileri dramatik durumun onları sürüklediği oyunlar gereği çeşitli oyunlara ve rollere dahil olurlar. Bu, oyun kişilerinin taşıdığı belirgin çelişkilere neden olur. Birinci perde ben’inin önemsenmemesinden mutsuz olan ama biz diye konuşan Komiser ile, çözülmüş ama kararlı görünmeye çalışan Tutuklu’nun mücadelesidir. İkinci perdede ise kafa-beden bütünlüğü bozulmuş fakat rasyonel davranmaya çalışan Tutuklu ile toplum değerlerine sarılan ama tereddütleri de olan Kız karşılaşır. 

Zafer MENEK