Your address will show here +12 34 56 78

Tutuklu: Hastalandı mı?

Karısının gelmemiş olduğuna hala inanmak istememektedir. Gelmiş olduğunu duymak için sorar. Gelmemiş olabileceği tedirginliğiyle.

Kız: Evet, görüştüreceklerini bilseydi gelirdi hasta hasta.( Eniştesini gösterdikleri için memnundur. Bu memnuniyetini belli edercesine gülümser.) Çok şükür Allah bugünü de gösterdi. 

Eniştesinin, ablasına gelmediği için kızmasına engel olmaya çalışıyor. Görüştüreceklerini bilmediği için gelmedi der, hasta olduğu için değil. Onunla görüştürülmesinin tutuklu adına olumlu bir gelişme olduğu konusuna dönmeye çalışır.

Tutuklu: (bitkinlik havasından kurtulmamıştır daha) Mektubu almadınız mı?

Karısının gelmediğini idrak başlar. Görüştürecekleri imasını yaptığı mektubu sorar. Almışlarsa mektubu, anlamamakla onları suçlayacaktır.

Kız: Aldık. Ama görüştüreceklerini yazmıyordunuz mektupta.

Tutuklu: Muhakkak gel dedim o mektupta, bundan bir şey anlamadınız mı?

Mektuptan bunun anlaşılması gerektiğini söyleyerek, öfkesini kıza yansıtır.

Kız: Parasız kaldığınızı sandı ablam… (sıkılır) Aksi gibi evde de hiç para kalmamıştı… Bugün getirebildim ancak… Çamaşırları da aşağı bıraktım.(Eniştesini iyilikle süzer) İyi gördüm sizi enişte. 

Mektuptan ne anladıklarını açıklar. Evde para olmadığını söylemek zorunda kalır durumu açıklamak için, bu da onda sıkıntı yaratır. İçerde olan ve morale ihtiyacı olduğunu düşündüğü eniştesine olumlu şeyler söylemeye devam eder.

Tutuklu: (aklı başka bir yerdedir) İyiyim, iyiyim… Hasta demek!

O da buna çabalar ama kendi durumunun içinden çıkamaz.

Kız: Hasta. Sizi gördüğümü söyleyince çok üzülecek…( Eniştesine dikkatli dikkatli bakar. Kuşkulanmıştır) Ablamı beklerken… beni görünce… (Tutuklu da durur. Kız’a bakar.) Canınız sıkıldı galiba, değil mi enişte?

Yine kendinin orada oluşundan duyduğu rahatsızlıktan kurtulmaya çalışır.

Tutuklu: (yürür, sinirli) Hayır, hayır…

Artık bir şey yapılamayacağını düşünmekte, bu yüzden çıkışsız hisseder. Kızın durumunu çok düşünememektedir.

Kız: Gidip çağırsam ablamı?

Tutuklu: Yok yok.. o kadar vaktimiz yok.

Kız: Yarın gelsin öyleyse.

Kız aynı minvalde başka bir şey dener: Yarın.

Tutuklu: (durur, kendi kendine) Evet yarın…

Bir an olabilirliğini düşünür.

Kız: Değil mi? Artık görüştürdüklerine göre…

Kız bir yol bulduğunu düşünür.

Tutuklu: (dalgın dalgın) Evet, evet…

Hala düşünmektedir.

Kız: Yarın gelsin mi enişte?

Kız çekinerek yeniden sorar.

Tutuklu: (kendine gelir.) Hayır. Hayır! Hastalığı ne?

Olamayacağını bulur. İstemeyerek de olsa, içinde bulunduğu durumdan çıkmaya çalışarak karısının durumunu sorar. Ancak pek de merak etmemektedir.

Kız: Midesi tuttu. Dün gece hiç uyumadı.

Eniştesinin tam anlayamadığı bu durumun dışına az çok çıkıp, ne olduğunu sorması, onu rahatlatır.

Tutuklu: (dalgın) Ben de uyumadım… Hem dört gecedir uyumuyorum ben.

Tutuklu sorduğu sorulardan aldığı cevaplarla bile kendine döner.  Verilen cevapla ilgilenmemiştir.

Kız: Hasta mıydınız siz de?

Kızın aklına Tutuklu’nun dört gündür uyumaması konusunda hasta olmasından başka bir neden gelmez. Tutuklunun içe dönük durumuna dahil olmaya çalışır.

Tutuklu: Hayır… Demek midesi ha?  (İçine düştüğü sıkıntıdan kurtulmak istercesine.) Bir türlü atlatamadı şu hastalığı. (durur Kız’a bakar) Evlendiğimiz gece de tutmuştu mide ağrısı. Ne yapacağımı şaşırmıştım.(gülümser gibidir. Sonra ciddileşir.) İlaç almadı mı?

Tutuklu buna izin vermez. Hayır deyip bırakır… Ama bir anda geçmişten de bir şeyler hatırlatır bu ona. Karısınla ilgili bir şeyler öğrenmek ister yeniden. Yine çok ilgili değildir ama.

Kız: Hiç bakmıyor ki kendisine. Hele siz gittiğinizden beri, iyice bıraktı. İlaç falan da

aldığı yok.

Eniştesinin tuhaf ruh halinin farkındadır. Bu durumun dışında yapılan gündelik diyalogu sürdürmek isteğindedir.

Tutuklu: Sinirlenmek iyi gelmez ona… Sinirlenince midesi iyice yapışır. Bir şeye mi sinirlendi?

Aynı minvalde ve yine çok da istekli olmadan sorularına devam eder.

Kız: (tereddüt eder.) Hayır ama… Ev sahibi ile konuşmuştu dün.

Ablasının ev sahibi ile konuşmuş olduğunu söyleme potunu kırar.

Tutuklu: Ne konuşmuş?

Tutuklu ilk kez biraz meraklanır

Kız: Bilmem.Anlatmadı bana.

Kız bu mevzudan uzaklaşmaya çalışır

Tutuklu: (o zamana kadar konuşmalarında sıkıntı, üzüntü, aklının başka yerde oluşu yüzünden, bütün çabalarına rağmen dalgın ve içine kapanıktır. İlk defa o durumdan çıkar ve hemen sonra yine kendi dünyasına döner.) Kirayı mı veremediniz yoksa? 

Tutuklu ilk kez gerçekten meraklanır. Kendi durumunun içinden çıkar.

Kız: (sıkıntılı) Geçen ay biraz gecikmiştik.

Kız ev kirasını geciktirdiklerini söyler. Aslında belki de kirayı verememişlerdir bile. Bu konuya girmekten pişmandır. İdare edememiştir.

Tutuklu: (deminki gerçek ilgisi bitiverir.) Ben tüm bu sıkıntılardan kurtuldum burada. Hepsi ablanın başına kaldı şimdi… Zavallıcık… Evlendiğimiz günden beri bir gün bile Oh demedi. Ama şikâyet de etmedi hiç. Katlandı, oturdu… (Kız’a bakar) Otursana ayakta durma. ( duvar saatine bakar.) Epey vaktimiz var daha… Hastalandı demek!

Tutuklu ilgi düzeyi olarak kendi durumuna aynen geri döner. Kira olayına üzülmüştür, karısının zorda kaldığının da farkındadır. Ama ilgi düzeyi düşmüştür yine. Ama kira konusu, onu biraz kendi dünyasından oraya getirmiştir. Kızı görür ilk kez belki de. Saate bakar yine ilk kez ve belki de karısının gelmemesi durumuna kendini biraz alıştırmıştır ve kızla konuşma hevesine girmiştir. 

Kız: (iskemleye oturur) Hastalandı. Sen git dedi bana. Görüştüreceklerini bilmiyorduk ki. Aşağıdaki memurlar bekleyin deyince çok şaşırdım. 

Kız, eniştesini gereksiz üzdüğünü düşünerek kendine kızmaktadır. Daha sonra eniştesinin kendini toparlayarak konuyu değiştirmesinden cesaretle eniştesinin sorduğu aynı soruya benzer cevaplar vererek sohbeti sürdürür.

Tutuklu: (onun söylediklerini dinlememiştir. Biraz neşeli) Evlendiğimiz gün…  Hatırlıyor musun? Evlendirme dairesinde sizlere allahaısmarladık diyip ayrılmıştık ya… Doğru eve geldik. Yalnız kalınca ikimizi de bir şaşkınlıktır aldı. Hem sabırsızdık hem de nazik davranmaya çalışıyorduk birbirimize. Birdenbire mi, yavaş yavaş mı? Anlıyor musun? (Kız şaşırır, Tutuklu değişir) Sonra komşular geldi… Bir karı koca… Ablanı gelinlik kıyafetiyle görmek istemişler… Onlar gittikten sonra yine yalnız kaldık. Her şeyi bütün ayrıntılarıyla hatırlıyorum… Bütün vücudunu getirebiliyorum gözümün önüne… (Kız önüne bakar. Tutuklu derin bir nefes verir, durur, sonra ciddileşerek) Gece deniz kıyısındaki lokantaya gitmeyi kararlaştırmıştık… (Kız’ın başı hala önündedir.) Dinle burasını! (Kız başını kaldırır) Benim yanımda tam elli lira vardı… Ama ne neşeliydik sorma! Gece de çok güzeldi, ay pırıl pırıl deniz de ışık içindeydi… İçtik, dans ettik, yemek yedik. Hesap tam kırk sekiz lira tuttu. Cebimde iki lirayla sokağa çıktık. Araba tutamazdık ya o parayla… Ama ne güldük sorma! O yolu yürüyerek geldik eve, kol kola.(gözlerinin içi parlayarak) Sonra ablan soyundu. Bütün bütün soyundu yani… Yattık… (Kız yine başını öne eğer. Tutuklu ciddileşir.) Neyse… Ertesi sabah… Bak dinle bunu! (Kız başını kaldırır) Ertesi sabah erken erken kapı çalındı. Ben açtım. Bir varil gaz ısmarlamıştım bir gün önceden, onu getirmişler… Parasını istediler. Öğleden sonra getiririm dedim savdım adamları… (kederli) Diyeceğim öyle başladı, öyle gitti işte.

Bu konuşma hevesi, yine bir kendini anlatma hevesidir aslında. Gerçekten birilerine bir şeyleri kendi diliyle anlatmayalı çok olmuştur. Konu karısının hep bir şeylere katlandığıdır. Karısıyla evlendikleri günü anlatmaya başlar. İlk geceye gelir konu. Belki başta cinsel çağrışımlar yaparak Kız’ı yoklamak aklında yoktur ama bu olduğunda Kız’ı yoklamaktan da geri durmaz. Kız’ın utandığını görmek onu hep geri çeker. Özet; Karısınla ilişkisinin hep zorluklarla devam ettiğidir. Böyle bitirir.

Kız: Ablam bir gün bile şikayet etmemiştir enişte. Ağzından böyle bir şey duymadım hiç.

Ablasının bu zorluklardan şikayet etmediğini söyleyerek eniştesini rahatlatmaya çalışır.

Tutuklu: (bıkmıştır bu konudan) Bilirim, bilirim.

Yukarıda anlattıkları içinde cinsellikle ilgili olan kısımlar, onda o konuyu deşme isteği uyandırmıştır. En azından bunu konuşmak ister. Kızda bu konuda gördüğü kapalılıkla uğraşmak ister. Evliliklerinin zorlukları ama buna rağmen ne kadar da birbirlerine bağlı oldukları gibi noktalar onu sıkmıştır.

Kız: Seviyordu sizi.

Ablasının onu sevdiğini de eniştesine hatırlatır.

Tutuklu: Severdi, severdi. 

Tutuklu aynı durumdadır. Bunu da geçiştirir.

Kız: (pot kırmış korkusu içinde) Yine de sever…

Kız dili geçmiş zaman kullanmış olmaktan dolayı pot kırdığını düşünerek hala da ablasının onu sevdiğini söyler.

Tutuklu: (düşünceli) Evet… Ama nasıl söylesem, o büyü bozuldu yavaş yavaş. Sevginin yerini arkadaşlık mı aldı ne?

İçerde olmak; evlilik üzerine onca şey düşündürmüştür ona. Alışkanlıklar üzerine. Bu sorguları kıza aktarmaya başlar. Belki de Kız’ın “doğru” bildiği kabullerle bir mücadeleye girmek istemesi, aklından geçen başka şeylerle de ilgili olabilir.

Kız: Öyle olması daha iyi değil mi?

Aslında eniştesinin derinlikli konuşmalarından bir haz almaktadır ancak konu ablası ve evlilikleri olmasa. Kendi yorumlarını kendi duruluğu içinde yapmaya devam eder. Bu bir karşı koyuş değildir ama.

Tutuklu: (biraz doğallaşmıştır) İyi kötü orası başka… Ama bizim durumumuzda olanlar için kaçınılmaz bir şey bu. Bütün sıkıntılarıma ortak oldu.. Ne zaman sıkıntıya düşsem, onun yanında aldım soluğu. Ben de istedim ondan bunu. Ama nasıl desem şiirini yitiriverdi bu ortaklık, bir iş ortaklığı oldu.

Evliliğin bir alışkanlığa dönüşüşünü, aynı amaç ve beklentilerle anlatmaya devam eder.

Kız: Mutsuzluğa uğradığınızı söyleyemezsiniz herhalde. Herkes sizin evliliğinizi örnek evlilik diye gösterirdi. 

Eniştesinin yaptığı tespitle, ablasınla olan evliliklerini çok basitleştirdiğini düşünerek bu sorgulamanın sınırlarından çekinir.

Tutuklu: (sinirli) Doğrudur. Mutsuz olduğumu söylemek niyetinde değilim zaten. Ama sevişenlerin birbirlerini desteklemelerinde, yüreklendirmelerinde, maddi güçlükleri aşmaktan çok, o güçlükleri görmezlikten gelme çabası vardır. Sevgiyi gündelik kaygılardan kurtarma çabasıdır bu. Yoksa gerçek bir iş birliği değil.

Kız’ın kırmızıçizgileri onu sinirlendirir biraz. Konunun farklı bir yanıyla ilgilendiğini anlatmaya çalışır. Değersiz değil ama her şeyi unutturan bir aşk da değil artık demeye çalışır, evlilikler için. Evliliklerin çoğunun bir iş ortaklığına dönüşmesinden yakınır.

Kız: Sizin ki? 

Kız bu iş ortaklığı durumunun onların evlilikleri için geçerli olup olmadığını, olmadığını umarak ve o beklentiyi eniştesine hissettirerek sorar. 

Tutuklu: Bizimki gerçek bir işbirliği oldu.(susma) (Tutuklu birden bağırır gibi.) Durma durma konuş, daha konuş hadi.

İşte o istenilmeyen yanıtı verir Tutuklu. Bunun üzerine oluşan sessizlikten ise rahatsız olur. Bu yarım saat en azından dolu dolu geçmelidir.

Kız: (şaşırmıştır) Şey diyecektim ben de… Ablam o kadar derin düşünmez. Ben de olsam ben de düşünmezdim. Demek kadınlar erkeklerden başka türlü düşünüyorlar bu işte.

Kız aldığı cevaptan dolayı hem şaşırmış hem de üzülmüştür. Kendini toparlar ve durumu normale getirmeye çalışır. Kızın aklı, bu sorgulamaların anlamından ziyade gerekliliğinden yana çalışır.

Tutuklu: Ablan böyle düşünmemiş de olsa, benim böyle düşünmüş olmamın sıkıntısı ikimize yüklenmez mi? (sinirli) Umutsuzluğa kapılıyordum onun yanında. Yeterince kaynaşamadığımızı düşündükçe kendimi suçluyordum. Git gide yabancılaştım yan yana yaşadığım insana. Bu da beni umutsuzlaştırıyordu. (derin bir nefes bırakır, sakinleşmiştir) Burada bütün bu sıkıntılardan kurtuldum. Artık ablanı düşünürken umutsuzluk karışmıyor duygularımın arasına. Ablan tam ablan gibi şimdi. Tam kendisi. Her şeyi ile ve katışıksız…    (gözleri dalar) Böylesi en güzeli.

Tutuklu, kırmızıçizgileri aşar. İşi tamamen kendi evliliklerine getirir ve söyledikleri dolaysızdır. Kendi zihninde yarattığı kadının, ona, eşi olan ve gündeliğe bulanmış ilişkilerinin içindeki kadından daha iyi geldiğini söyler.  Adamın Tutukluluk durumunun tam da özetidir bu hal. 

Kız: (belli belirsiz gülümseyerek) Doğru anladıysam, buraya girdikten sonra, ablamı daha çok sevdiğinizi söylüyorsunuz değil mi?

Kendince ve Tutuklu’ya iyi geleceğini umduğu yanıyla anlar onun anlattıklarını.

Tutuklu: (kızgın) Sen beni aptal yerine mi koyuyorsun? Hayır biraz daha zorlasan, ayrılık sevişme ateşini körükler diyeceksin? Beni romantik bir aşık konumuna sokup kepaze edeceksin. Ne ilgisi var benim söylediklerimle senin söylediklerinin. Aklını çalıştırsana biraz. Gereksiz bir yükten kurtuldum diyorum sana. Anlamıyor musun?

Tutuklu tüm o koşullardan(evli oluşu, onun için üzülen biri olması dışarıda, karşısındaki kişinin baldızı olması) bağımsız, en acıtıcı noktalardaki sorgulamalarını açık eder. Anlatma derdindedir hala.

Kız: (alınmıştır) Ablam size hiçbir zaman yük olmazdı enişte, sizi bir gün bile üzmemiştir.

Kız çoğunlukla eniştesinin söylediklerini anlamak istediği şekilde yani iyiye yorumlarken burada eniştesinin çok net çıkışına ilk defa o da bu kadar net itiraz eder.

Tutuklu: (kısık bir sesle ama bağırır gibi) Tamam tamam uzatma kes. (Kız’ı yatıştırmak istercesine) Belki içeri girmek sinirlerimi bozdu, kuruntulara düştüm, bir takım üzüntülere kapıldım falan… Ama bunları sana anlatmak biraz güç.

Kız’ı etkileyememek onu sinirlendirir. Sinirini açık ettiğinden dolayı isteksizce de olsa, gönlünü almaya çalışır.

Kız: (durumu takdir etmiştir, yumuşar) Artık sonu gelmiştir inşallah.

Eniştesinin pişman olduğunu, içinde bulunduğu durumun getirdiği bir sinirlilik hali olduğunu düşünür ve sakinlikle davranır.

Tutuklu: (gözlerini kapar, açar) Kendimi tutayım diyorum ama tutamıyorum. Yine yanlış anladın. Dinle bak! Bir kadını tamamıyla anlayamayacağımı düşünmüşümdür çoğu zaman. Nereye kadar bilir misin? Benim duyduğum bir sesi o duyamaz, benim görmediğim bir rengi o görür… Buraya kadar. Kuşla balık arasındaki ayrım gibi yani. İşte içerdekilerle dışarıdakiler arasında böyle bir ayrım varmış meğer. Onu da bugün anladım. Ne kadar ezbere yaşıyorsunuz dışarıda, biliyor musun? Hiçbir şeyin gerçeğini şöyle ucundan olsun göremiyorsunuz.

Tutuklu düşünce gücüyle vardığı ve onu pek de bir aydınlığa erdirdiğini, mutlu ettiğini düşündüğü bulgulardan ve bu süreçten Kız’ın “hastalıklı” bir durum gibi söz etmesinden yeniden sinirlenir. Bu sefer, o siniri bir bağırmaya değil daha ayrıntılı biçimde anlatma çabasına dönüşür.

(Susma. Tutuklu duvar saatinin önüne dikilir saate bakar.)

Kız: (iyi bir cevap bekleyerek) Yakın mı?

Eniştesinin sesini yükseltmesi, ağız dolusu konuşması. Kız tüm bunları olgunlukla karşılamaya çalışır. Bu repliği atmadan önce eniştesinin arkasından bakar, kısmen acıma ile duygusu ile sorar. Ama odaya ilk girdiği saatlere göre daha rahat bir iletişimdedir.

Tutuklu: (döner) Ne?

Saatin önünde durmak, Kız gelene kadar aklından geçenleri, kendi durumunu tüm gücüyle hatırlatır Tutuklu’ya. Bunu bir şekilde Kız’a yansıtmalıdır. Ama ilk soru Kız’dan gelir. Aklında bunlar dolaşırken, gözlemevindeki durumuyla ilgili sorularına yanıtlar verir Kız’ın.

Kız: Buradan çıkmanız diyorum. Bugün görüştürdüler diye… umutlandım da…

Kız aslında eniştesi hakkında bu tür güzel (yani buradaki gibi onun iyiliğini düşündüğünü belirten bir cümle)cümleler kurarken çekinmektedir. Daha önce eniştesi ile birebir çok konuşmadıklarından ve eniştesinden çekindiği için.

Tutuklu: Buradaki işimiz bitti.

Aynı minvalde.

Kız: Çok şükür.

İçtenlikle söylenmiş bir cümle. Aslında bu konuya belki konuyu değiştirmek gibi başka bir nedenden başlamış olsa da bu andan itibaren ilgisi tamamen bu yöndedir.

Tutuklu: Yarın gidiyorum

Aynı minvalde.

Kız: Nereye?

Merkeze gideceğini öğrendiği anda Kız birden telaşlanır, donakalmıştır. Zira orada bulunduğu süre boyunca Tutuklu’yu çıkartacaklarını düşünmektedir hala, belki bu yüzden eniştesinin sarf ettiği cümleleri, kafası karışık halini hep telaşa girmeden,  “az kaldı, geçecek” umuduyla dinlemiştir.

Tutuklu: Merkeze.

Aynı minvalde.

Kız: Merkez neresi?

Üzücü.

Tutuklu: Bilmiyorum.

Aynı minvalde.

(Tutuklu dolaşır, uzunca bir susma) Tüm bunları, Kız’a yöneltecek sohbeti bulmaya çalışır dolaşma sırasında.  Ama belki de bulmaya çalıştığı şeyi, bu amaçla bulmaya çalıştığının farkında değildir. Ama konunun abla, kendi cinsel açlığı ve bunun baldızla konuşulması seyrine girmesi istenilen durumdur Tutuklu için. Bilinçli ya da bilinçsiz.

Tutuklu: (birden kızın önünde durur) Sana bir şey söyleyeceğim.

Bulur.

Kız: Buyur enişte

Şimdi kulaklarını daha bir açarak dinlemektedir eniştesini. Çünkü işin ciddiyetini fark etmiştir. (yani eniştesinin buradan henüz çıkamayacağını)

Tutuklu: Şu enişte lafını kaldır önce.

İlk adım: “Enişte” lafından kurtulmak.

Kız: Peki enişte.(gülmeye başlar) Kusura bakmayın alışmışım.(Eniştesinin konuşmasını bekler)

Yukarıdaki ile aynı heyecanla ve ilgiyle dinlemektedir. Fakat “peki enişte” lafı heyecanla ağzından çıktıktan sonra eniştesinin bu sözü onu tedirgin etmiştir. O yüzden şimdi eniştesinin ne söyleyeceği tedirginlikle birlikte daha bir merak uyandırmıştır onda.

Tutuklu: (anlamsız, Kız’ın yüzüne bakar) Sende ablanın resmi var mı?

Sorar.

Kız: Bu muydu söyleyeceğiniz?

Rahatlama ve mutluluk.

Tutuklu: Sen başka bir şey mi sandın? Ne sandın?

Kız’ın başka bir soru bekliyor olduğunu düşünmek, onu bir an çok tetikler.

Kız: (sıkıntılı) Yoo başka bir şey falan sanmadım. Yanımda yok. Üzüldüm buna.

Yakalanmışlık hissi. Aslında bu yakalanmışlık Kız’ın ne düşündüğünü eniştesinin anlamasından ziyade daha çok ikisinin de aynı şeyi düşünmüş olmasının verdiği bir rahatsızlık. Bu yüzden Kız hemen gözlerini kaçırır ve lafı değiştirir.

Tutuklu: Bende de yok.

Beklediği gibi bir şey çıkmaz oradan.

Kız: Söyleyeyim mi getirsin?

Aradaki kısacık suskunluk bile Kız’ı rahatsız eder bu yüzden heyecanla girer lafa.

Tutuklu: Nereye getirecek? (Kız’ın yüzüne bakar) Ablan sana benzer mi?

Durumunun idrak edilememesinin yarattığı yıpranmışlık ve sinirle:”nereye getirecek”. Karısıyla baldızının benzerliğini bulmaya çalışması aslında başka bir şeyi işletir onda: ilk perdede anlattıklarından, Tutuklu’nun cinsel ihtiyaçlarının karısının bedeninde somutlaştığını ama karısının yüzünü hatırlamadığını biliyoruz.

Kız: (şaşkın) Benzer biraz.

Kız aklına gelen ama kabullenemediği düşünceleri (eniştesinin onun hakkındaki düşünceleri) gitgide görmezden gelememektedir. Bu soru onu fazlasıyla rahatsız eder. Hala anlamazlıktan gelerek, zoraki bir gülümseme ile atar bu repliği.

Tutuklu: (Kız’ı uzun uzun süzer) Biraz öyle mi?

O “biraz benzeme”yi merak eder. Tüm bunlar hafif taciz içeriklidir. Tutuklu, baldız gelmeden hemen önceki durumuna dönmüştür tamamen.

Tutuklu: Ayağa kalk bakayım! (Kız ayağa kalkar. Tutuklu onun etrafında dolaşır) Vücut yapısı tıpkı. Otur. (Kız oturur) Ama yüzünüz benziyor mu onu bilmiyorum.

Baldızın vücudunun karısıyla aynı olması, onda baldıza yönelik cinsel çağrışımları artırır. Zaten karısının da yüzünü hayal edememektedir. Ama belki de o benzerliği görmek istemektedir. Bakarken hiç görmemiştir belki de Kız’ı. (perdenin sonundaki replikler düşünülürse)

Kız: Kardeş kardeşe benzemez olur mu?

Hem konuyu bir an önce kapatmak ister, hem de ve de en önemlisi kardeş olduklarını hatırlatır.

Tutuklu: (kendini acındırarak) Yüzünü bulamıyorum ablanın. Aylardır gözümün önüne getiremiyorum bir türlü. Buraya girdikten iki ay sonra oldu bu. Bir gece düşünürken düşünürken yitiriverdim yüzünü. O gece dalgınlığıma verdim aldırmadım. Sabah kalkınca bavuldan fotoğrafını çıkardım, baktım. Ama fotoğraftaki yüzle aklımdaki yüzün hiç bir ilgisi kalmamıştı. Böyle olunca sinirlendim, yırttım attım fotoğrafı. O günden beri kapalı bir odada kalmış eşek arısı gibi vın vın vın arayıp duruyorum yüzünü. Bugün o yüzden o kadar heyecanlandım. Sanki ilk kez görecektim yüzünü. Seni görünce buymuş demek dedim yüzü. Sonradan sen olduğunu anladım.

Tutuklu için karısının yüzünü yitirmek meselesi, içinde birçok duygu barındıran bir konudur. Bu, karısının hayalinin, karısının kendisinden başka bir şeye dönüştüğü meselesidir aslında. Örneğin bu, cinsel ihtiyacın kendisinin de, artık az da olsa karısından bağımsız hale geldiğini de anlatır. Karısını görmeyi beklerkenki heyecanı, tüm bunların sorgulandığı, onun zihninin içiyle “gerçek” olanın ne kadar uyuştuğu ölçümünün yapıldığı anlamında bir heyecandır da aslında. Bunu az da olsa Kız’a anlatır.

Tutuklu: Nane limon kaynattınız mı?

Kız etkilenmiştir anlattıklarından. “İçerde” olmanın ruh halini görür gibi olmuştur Kız. Bu sefer, Tutuklu onu oradan döndürmek üzere hamle yapar. ”Nane limon kaynattınız mı?”

Kız: Hayır kıvrandı durdu.

Büyük bir istekle cevap verir. Zira onun istediği konuya geçilir.

(Kısa bir susma. Tutuklu kendisini toplar. Gülümser. Sonra Kız’ı süzer bir süre.)

Niye bu hamleyi yapar? Tutuklu için, Kız’ın asıl idrak etmesini istediği durum bu değildir. Daha oraya gelmemiştir. Gelecek midir bilinmez.

Tutuklu: Bunları da anlatacak mısın ablana?

Kız’ın onu iyi görmesi, görüştürmelerinden umutlanması durumlarına bir göndermedir. Aslında pek de iyi değilim demiştir.

Kız: Buraya gelseydi sizden dinlemeyecek miydi zaten?

Merhamet duymaya başlar eskisi gibi. Az önce belki de yanlış anladığını düşündü.

Tutuklu: Buraya gelseydi benden dinleyeceği başka şeyler de olacaktı ablanın.

Ayrıca hala bilmediği bir konu olduğunu da sezdirir Kız’a.

Kız: Bana söylemez misiniz enişte?

Yardımcı olmaya çalışır.

Tutuklu: Aracı ile anlatılamayacak şeyler… Şimdi ne desem boş, anlamsız.

Biraz daha sezdirir. Ama anlatmak isteyip istemediği, buna karar verip vermediği belli olmaz hala.

(Susma)

Tutuklu eğer karısı gelseydi, yaşanması olası yarım saati düşünür ve artık bunu düşünürken hırçın değildir ama bu susma boyunca aklından geçenler onu duruma ve Kız’a karşı sinirlendirmekten de alıkoymaz.

Kız: Ah keşke gelseydi… Baş başa konuşabilecekmişsiniz. Yanımıza bir nöbetçi bile koymadılar.

“Yanımıza bir nöbetçi bile koymadılar” bu lafı neden dediğini hala ben bile anlamıyorum J

Tutuklu: Hı?

Tüm bunları düşünürken Kız’ın söylediklerinden yalnızca son kısmı duyar:“Yanımıza bir nöbetçi bile koymadılar.” O “Hı?”, Tutuklu’nun bilinçaltına, onu yönlendiren dürtülere, “Neden olmasın”lı soruların hafif hafif sorulduğu o anlara kadar bir hali anlatır Tutuklu’da. 

Kız: Keşke gelseydi ablam diyorum.

Yanlış anlaşılma telaşıyla ama bunu belli etmeden.

Tutuklu: Hıııı…

“Ablasını diyor ablasını.”

( Susma)

Boşa çıkan bu kısa umutlanma ve demin aklına gelenler Tutuklu’yu yine o hırçın hale geri döndürmüştür.

Kız: Sizden sorup öğrenmek istediğim çok şey var enişte. Ama laf oradan oraya gidiyor. Geldiğimden beri daha doğru dürüst konuşamadık bile. Size dair ne öğrendim ablam sorsa ne anlatacağım hemen hemen hiç. Yarın gidiyorum dediniz. Nereye gideceğinizi bilmiyorsunuz öyle mi? Peki biz nerden öğreneceğiz bunu.

Konuyu kendisinin yanlış bir yere getirdiğinin farkındadır belki de. Eniştesini yine daldığı yerden çıkarmak ister. Bu lafları kız kafasında biraz toparlamış olabilir gibi geliyor ayrıca bana.

Tutuklu: Öğrenirsiniz.

Konumuz bu değil.

Kız: Bugün görüştüreceklerini biliyordunuz da niçin açık açık yazmadınız?

Eniştesinin vurdumduymaz tavrına tepki verir, hafifçe sesini yükseltir.

Tutuklu: Bütün bunları öğrenmek istiyor musun?

Anlatacaklarından sonra Kız’ın kendini iyi hissetmeyeceğini sezdirir ona.

Kız: Elbette… Ablama anlatmak için.

“Elbette” ile Kız kendinden emin bir çıkış yapar, sonra sanki “kendim için değil ablam için öğrenmek istiyorum” der gibi geri adım atar.

Tutuklu: Bilmiyorum, ablana anlatacak mısın.

Ablaya nasıl anlatılacak ki?

Kız: Niçin anlatmayayım?

Eniştesinin anlatacaklarından şüphe ve tedirginlik duyar.

Tutuklu: Şimdi öğreneceksin, dinle öyleyse!.. (masayı işaret eder.) Baş komiser, Salı günü beni çağırttı. Öyle sorgu için falan değil dedi, oturttu, sigara verdi, halimi hatırımı sordu.

Tutuklu olanları Kız’a anlatmaya başlar. Hem yeniden aklına üşüşen durumun etkisiyle hem de Kız’ın onun haline yönelik o durumu bilmeden yaptığı yorumlardan kurtulmak için bunu yapar. Öfkelenir giderek.

Kız: Ne iyi! Demek anladılar suçsuz olduğunuzu?

Can kulağıyla dinler, iyimserliğini korur.

Tutuklu: Sen benim suçsuz olduğuma inanıyor musun?

Kız’ı yoklar. Belki de böyle bir şeyin suç olup olmadığına Kız’ın karar verememiş olduğundan onu suçsuz bulabileceğini düşünür. O soru onu arar aslında.

Kız: Elbette

Eniştesi bu soruyu sorunca bir an tereddüde düşer.

Tutuklu: Ama onlar inanmıyorlar.

Kız’ın sorusunu şimdi yanıtlar. Suçsuz olduğuna kanaat getirdikleri için çağırmıyor Komiser. “Ah ah o kadar uzaksın ki.”

Kız: İnanmıyorlar da…

İyimserliğini korur.

Tutuklu: Neden bana iyi davrandı, halimi hatırımı sordu diyeceksin?

Tamam biliyorum neye şaşırdığını.

Kız: Evet.

İyimserliğini korur.

Tutuklu: İş başka insanlık başka.

(Komiser’in lafı) Burası farklı bir yer.

Kız: İyi bir adam öyleyse.

Belki de eniştesinin komiser üzerinden anlattıklarından sürekli komiser hakkında olumlu veriler yakalayıp eniştesine durumu daha katlanır hale getirmek istiyor. (toplumsal bir alışkanlık bir bakıma)

Tutuklu: İyilikle bir ilgisi yok bunun.

Anlamıyor ki.

Kız: Nasıl olur?

Anlayamamanın getirdiği bir “nasıl olur”dan ziyade kabul etmemenin getirdiği bir “nasıl olur”

Tutuklu: Ben de anlamadım nasıl olduğunu.

O kadar garip işte ben de anlamadım.

Kız: Ne dedi size?

Tekrar bir manevra daha alır olumlu sonuç çıkartabilmek için.

Tutuklu: Bu kadar aydır en çok neyin özlemini duyduğumu sordu.

Şimdi nasıl bakacaksın yüzüme bakalım.  

Kız: Dostça, değil mi?

Benzer amaçla.

Tutuklu: (kafa sallar) Ben de, karımı özlediğimi söyledim. (Kız’ın yüzüne dikkatli dikkatli bakar)

Onca şeyin içinde karımı dedim. Duyuyor musun acaba? Gözlerini ondan ayırmaz.

Kız: (utancını saklamaya çalışarak) Tabi, değil mi ya!

Hiç beklemediği bir cevaptı bu sohbette. Eniştesinin, o gün onun gelmesinden duyduğu rahatsızlığı yüzüne vurmasıydı bu. Bir özür borcu olduğunu düşünür, fakat bu konuda konuşma cesareti bulamaz ve belli belirsiz bir sesle cevaplar.

Tutuklu: O da söz verdi, cumartesi günü gelsin, sizi bu odada görüştüreyim dedi. Ama bunu mektupta yazamazdım. Çünkü kendi kendine karar vermiş baş komiser, kimseden izin almadan.

Niye buradasın, niye kimse yok, niye allak bullağım, niye hiç de öyle görmek istediğin gibi iyi değilim, niye karımın gelmemesine bu kadar içerledim. Anladın mı?

115.Kız: Gizli olarak, öyle mi?

Aslında öylesine sorulmuş bir soru, yani sorunun anlamı ya da eniştesinin vereceği cevap önemli değil; o boşluğu dolduran belki zaman kazandıran bir soru.

Tutuklu: Evet.

Evet.

Kız: Bugünün önemini şimdi daha iyi anlıyorum. Ablamın hastalanması çok aksi oldu.

Eniştesinin bu konuda ondan artık bir özür, bir cevap, bir hatasını kabullenme beklediğini düşünür… Kaçamayacağını anlar ve burada onun bulunmasının ne kadar gereksiz olduğunu söyler. Hemen arkasından da ama kendi suçu olmadığını, ablasının hastalanmasından dolayı olduğunu söylemeye çalışır.

(Birden kızarır önüne bakar.)

Tutuklu: Anladın mı?

Hemen anladın değil mi? (hemen anlamış gibi davranmasına sinirlenir.)

(Kız başı önünde başını sallar)

Tutuklu: Kaldır başını

Bana bak bana. Anlamak için bana bak.(sinirlenir)

(Kız başını kaldırır)

Tutuklu: Anladın mı?

Her şeyi anladın mı? Ne anladın ki hemen? “Gelseydi güzel olurdu, tüh gelmedi” bu mu? (bağırır, patlamaya yakındır)

(Kız “evet” anlamında başını sallar.)

Tutuklu: Hayır, anlamadın daha. Yüzüme bak da dinle. Salı gününden beri bu günü ablanın geleceği günü bekleyerek uyku bile uyumadım. Sinirlerim gerildikçe gerildi. Gerildikçe gerildi. (bir an) Onunla yatacaktım bugün, burada yatacaktım.

Hiçbir şey anlamadın. Salı gününden beri gelecek diye bekledim. Ve asıl bomba: Onla yatacaktık burada. Bunu da duysun ister. (dişlerinin arasından konuşur. Çok sinirlidir.)

(Kız başını önüne eğer.)

Tutuklu: Ve bu istek başka kaygılarımın hiçbirine başkaldırma fırsatı vermeden beni kendine köle etti. (konuştukça coşar) Yediğim yemekte içtiğim suda hep onu görüyordum. Sadece dişi olarak anlıyor musun, bütün öteki ilişkilerinden, görevlerinden, sıfatlarından sıyrılmış, canlı, güçlü, değişen ve değiştiren bir kadın. (sesini yükseltir.) Bu gün onu bekliyordum. Onu istiyordum bugün. Gelseydi elime geçen bir fırsatı kullanmış olmayacaktım, şimdi de bir fırsatı kaçırmış olduğum için üzülmüyorum zaten. Bak burasını iyi anla, ne olur iyi anla. Benliğimin yok olup olmaması meselesi bu. Niçin yürüyorum, niçin şu pencerenin önüne gidip duruyorum, niçin susuyorum, niçin konuşuyorum, niçin dayanıyorum. Hiç bilmiyorum, hiç. Ben de güç olarak ne varsa, hepsi bir kadının, yüzünü yitirdiğim bir kadının dişiliğine bağlanmış durumda ve beş gündür buna inanmışken (bağırır) Gelmiyor! Anladın mı şimdi?

Bu istek öyle basit bir sevişme isteği değil. Kendilik algımın yeniden yerine gelmesi için bir zorunluluktu. ( asıl bu tiratta patlar.)

(Tutuklu komiserin masasına gider. Masasının üstündeki leblebi kasesinden birkaç leblebi alır ve sonra kaseyi Kız’a uzatır.) 

Tutuklu: Leblebi al.

Leblebiyi hep Kız’ın onu anlayıp üzüldüğü, onun kendine kapıldığı anlarda Kız’a uzatır. İçerdelik durumuna adım atmanın giriş hediyesi gibidir.

Kız: (ağlamaktadır. Elini uzatır birkaç leblebi alır.) Teşekkür ederim.

Ne olduğunu anlamadan, ne söylediğini bilmeden.

Tutuklu: (leblebileri ağzına atar.) Bir şey değil.

Ne demek !!

(Tutuklu elindeki kaseyi masaya bırakır. Bu sırada kız iskemleden kalkar. Leblebiler elinde kalmıştır.)

Kız: (heyecanlıdır) Benimki büyük bir talihsizlik! İstemeden düştüğüm şu duruma bakın! Sizden af dilesem.. bir suç işlemedim ki af dileyim. Özür dilesem.. bir yanlışlık yapmadım ki… Ama burada bulunmam gene de büyük bir suç, büyük bir hata oldu enişte.

Kız başından beri kendini suçlu hisseder, fakat bu aslında biraz bencilcedir. Yani gerçekten eniştesinin ablasının yerine kendisini görmüş olmanın verebileceği üzüntüyü anladığından değil kendisini orada bulunmaktan ötürü kötü hissetmektedir. Eniştesinin biraz önce sarf ettiği sözleri aklını başına getirmiştir. Bu sefer kendini gerçekten kötü hisseder çünkü eniştesinin durumunu asıl şimdi anlamıştır.

Tutuklu: (soğukkanlı) Otur otur.(pencereye doğru gider.)

Kız’ın haklı olduğunu düşünür, tamam üzülme. Komiser de onun sürekli oturmasını ister.

Kız: (onun arkasından gider) Bana başka söyleyeceğiniz bir şey var mı?

Gitmek istemektedir. Varlığını orada rahatsız edici hissetmiştir.

Tutuklu: (Kız’ a arkası dönüktür.) Otur otur.

Ama üzülmesi için anlatmadı aslında. Anlatmak istedi. Şimdi ise, onunla bunu daha çok konuşmak istiyor. Belki de ondan bu durumuna bir çözüm umuyor.

(Kız çaresiz döner. Bu sefer iskemleye değil, kanepeye oturur. Başını önüne eğer, bekler. Tutuklu pencereden dönünce Kız’ı kanepede görür, uzun uzun bakar. Heyecanlanmıştır)

Tutuklu: Gitmek mi istiyorsun?

Kız o kanepeye oturmasa, o aklının bir yerlerinde gidip gelen acabalar, belkiler hiç onu tetikler hale gelemeyecekti belki de. Heyecanlanmıştır artık işte. Sevişelim git o zaman demek için sormuş gibidir. Zaten burada sorduğu soruların cevaplarını hiç duymaz.

Kız: Sizi daha fazla üzmemek için… müsaade ederseniz!

Aslında kendi de rahatsızdır ama onu rahatsız ettiğini düşündüğü için gitmek istediğini söyler.

Tutuklu: (duvar saatine bakar) Yarım saat demişti.

Zaman.

Kız: Komiser mi?

Eniştesinden tedirgin olmuştur ve yine vakit kazandıran anlamsız sorulardan biri.

Tutuklu: Evet. Daha vaktimiz var.

Daha vaktimiz var derken, bunu öyle bir söyler ki, başka bir şey çağrıştırdığı kesindir.

Kız: (sıkıntılı durumdan kurtulmak istercesine) Altmışbeş lira getirdim, çamaşırlarınız da yıkandı, ütülendi. Kitap getiremedim. Biliyorsunuz, kitaba müsaade etmiyorlar.

Benzer amaçla yeni bir konu açar. Cümleler kesik kesiktir çünkü eniştesinin bakışları sürdükçe o da yeni bir cümleye geçer ve nihayet tıkanır. Yani son cümlede eniştesi söze girmemiş olsa devam edemeyecekmiş gibidir.

Tutuklu: (ağır ağır onun önüne gelir durur) Üzülecek bir şey yok, ablan hastalandı sen geldin.

Ağır ağır yürümesi, söyledikleriyle zıt bir ritm içerir. Ve bu taciz niteliğindedir.

Kız: (sıkıntı içinde) Midesi tuttu… Tutunca da…

Ne söyleyeceğini bilemez, korkmadığını, sakin olduğunu göstermek ister, tam tersi durumdayken.

Tutuklu: Sen geldin.

Artık ablan yok sen varsın.

Kız: (korkak) Evet

Sanki biraz daha konuşarak eniştesinin yapacağını sezdiği eylemi engellemek ister fakat çaresiz, bu kelime bile belli belirsiz zoraki çıkar ağzından.

Tutuklu: (dik dik bakarak) Öyleyse?

Öyleyse?

Kız: Enişte!

En korktuğu şey, aklına getirmekten bile çekineceği durum. En anlamak istemeyeceği anlam. Tüm bunların olma ihtimali. Korku, sakınma.

(Telefon çalar. İkisi de telefona bakarlar. Telefon bir daha, bir daha, üç defa çaldıktan sonra durur.)

Mekanın kendini ilk hatırlatması. Kız’ın tedirginliği daha da artar. Her yerden sıkışmıştır.

Kız: (ayağa kalkar) Ben gideyim artık.

Sıkıntısını saklamaya çalışır, bir şey olmamış gibi.

Tutuklu: Otur otur. ( Kız’ın tereddüt ettiğini görünce daha kesin konuşur.) Otur diyorum sana! ( Kız istemeden oturur. Korku içindedir.) Ablan gelseydi bu kanepede oturacaktı.

Durumunu anlatmış, ablası yoksa da onun olduğunu söyleyerek bir şeyleri ima etmeye devam etmektedir.

Kız: Belki de…

Eniştesinin ani bağırışı onu korkutmuştur. Eniştesinin son cümlesi daha da korkuya neden olur. Kız sürekli “ o an”dan kaçmaya ve anlamamış görünmeye çalışır. Bu yüzden uysal davranır.

Tutuklu: Belki değil muhakkak. Üstelik de senin gibi gitmek için acele etmeyecekti.

Aynı minvalde

Kız: Etmezdi…

Aynı minvalde

Tutuklu: Sen niye acele ediyorsun?

Aynı minvalde

(Bakışırlar.)

Kız: Ablam hasta da…

Aynı minvalde

Tutuklu: Korkuyor musun?

Anladığını varsayar, “anladın ama çekiniyorsun” dimi der.

Kız: (gülümsemeye çalışır.) Niye korkayım?!

Anlamazlıktan gelmeye devam eder.

(Tutuklu hızla kapıya gider, kapıyı kilitler sonra döner Kız’a bakar. Kız ayağa kalkmıştır.)

Tutuklu: Soyun.

İşte en direkt haliyle söyleyiverir.

Kız: Enişte!

O ihtimal olmuştur. Dili damağına yapışır. Birçok olumsuz duygu iç içe.

Tutuklu: (ağır ağır yürüyerek) Bırak şu enişte lafını soyun.

Kız’ı görmez ve duymaz. Ona ne yaptığının hiç farkında değildir.

Kız: Delirdiniz mi!

Art anlamı olmayan refleks cümleler.

Tutuklu:  Çok az vaktimiz kaldı.

Zaman

Kız: Kendinize gelin lütfen!

Aynı minvalde.

Tutuklu: (durur, başını yumruklar) Ah şu dışarıdakiler! Demek hiçbirinde akıl yok bunların aklın şu kadar yok. Yapmacık bir düzenin içinde kuklalar gibi oynayıp duruyorlar. Aptallığı bırak şimdi. Hadi!

Onun aklına o kadar yatmaktadır ki Kız’dan istediği şey.

Kız: Benden ne istiyorsunuz?

Sezmektedir ama anlamamalıdır. Anlamamış olarak konuşmaya devam etmek ister. Bunu eniştesinden de ister bir yanıyla bu replikle.

Tutuklu: Anlamazlıktan geleceksin de ne olacak sanki? Lafı uzatmaktan vakit kaybetmekten başka ne işe yarar bu? Seninle yatmak istiyorum. Bağırayım mı? (bağırır) Seninle yatmak istiyorum… (sakin) Anladın mı şimdi?

Anlamıyor gibi davranmasına sinirlenir. En kaba haliyle söyler. (sinirli bir alay)

(Kapı tokmağı oynar, ikisi de bunu görür ve kapıya bakarlar )

Mekanın kendini ikinci hatırlatması. Kız’ın tedirginliği iyice artar.

Kız: Ben gidiyorum.

İçinde bulunduğu durumu sorgular ve öfkeyle söyler.

Tutuklu: Bir yere gidemezsin. 

En haşin hareketini yapar. Kız’ı hiç duymamasının ve görmemesinin nihai sonucu.

(Kız, eniştesinin yanından hızla geçerek kapıya yönelir. Fakat tutuklu kolundan yakalar ve kanepeden yana fırlatır. Kız, kanepenin üstüne düşer, etekleri açılır.)

Kız: (eteklerini toplar.) Kendinize gelin!

Ağzından çıkması kontrolü dışında olmuştur. Can havliyle.

Tutuklu: (pişmandır) Zorbalıktan nefret ederim, affedersin.

Kendine gelir.

(Tutuklu alnını, ensesini ovuşturur, dolaşır. Kızla hiç ilgilenmez görünür. Kız bunun geçici bir kriz olduğu umuduna kapılmış, işlerin düzeleceğini bekleyerek, tutukluyu gözleriyle izlemektedir.)

Tutuklu kafasını toplamaya çalışır ama hala onu yöneten itkinin çemberindedir.

Kız: (şefkatli) Bir kriz geçirdiniz. Olmamış sayalım bunu. İkimizin arasında kalsın. Zaten ikimizin arasında geçti. Ortada affedilecek bir olay da yok bence. İçinizde bulunduğunuz durumu göz önünde tutarak, size karşı anlayışlı olmam gerekiyor. Olanı biteni hatırlamayacağız bile, görürsünüz.(durur, Tutukluya bakar, daha şefkatli) Üzülmeyin artık hadi, bitti, geçti.

Cümleler yine kesik kesik çıkar ağzından çünkü en üste çıkan ve bastırmak isteyip de bastıramadığı duygusu korkudur. Ama bir yandan eniştesini sakinleştirip bu olayı yaşanmamış saymaya çalışmalıdır.

Tutuklu: (bir iskemleye çöker) Daha konuş konuş. Demek şefkate de ihtiyacım varmış.

Tutuklu yaptığından, fiziksel bir zorlama yapmış olmaktan sıkıntı duyar ama bu talebinin haklı bir talep olduğu fikrindedir hala. Kız’ın bu durumu normalleştirme çabasıyla alay eder. Kız’ın bunu anlamayacağı şekliyle.

Kız: Kendinizi dinlediniz, hayal gücünüzü yordunuz, sinirleriniz yapıldı.

Kız içine düştüğü durumdan çıkmak için eniştesine onu anladığını böyle bir durumda bu tür “hataların” olabileceğini ima eder ve sürekli bunu ‘geçti gitti’ye getirmek niyetindedir. 

Tutuklu: Ne güzel, ne güzel.

Aynı  minvalde.

Kız: Buradan çıkacağınız günü bekleyerek, dayanılmaz bir sabırdan sonra artık yorgun düştünüz.

Söylediği lafların işe yaradığını düşünür devam eder.

Tutuklu: Teşekkür ederim, çok teşekkür ederim.

Aynı minvalde.

Kız: Sizi anlayabildimse, hele yardımcı olabildimse ne mutlu bana!

Kız amacına ulaştığını düşünür, hatta orada bulunduğu süre içerisinde ilk defa eniştesi için bir şey yaptığını hissetmiştir belki de.

Tutuklu: (başını kaldırır) Beni anlaman pek de gerekli değil, bana yardımcı olman gerekli.

Alay ettiğini sezdirir biraz.

Kız: (şefkatle) Yardımcı olabildim mi size?

Aynı minvalde.

Tutuklu: Daha başlangıçtayız. (yumuşak, tatlı bir sesle) Soyun artık.

Aynı noktada olduğu anlaşılır.

Kız: Yine mi?

Buradaki “yine mi” sorusu zaman zaman kafamı karıştırıyor. Yani eniştesinin ikinci kez “soyun” demesi gerçekten bu kadar beklenmedik bir durum mu Kız için. O yüzden de gerçekten safiyane, içten gelen bir “yine mi?”

Tutuklu: Başka ne yapabiliriz? Bak zorbalık etmiyorum, anlayışına güveniyorum senin. İkimizi buraya niçin kapadılar biliyor musun? Burada şu kanepenin üzerinde yatalım diye. Bize bu kolaylığı gösteriyorlar, kapıyı çekip gidiyorlar, baş başa bırakıyorlar. Biz hala gereksiz tartışmalarla vakit öldürüyoruz.

Tutuklu iknaya başlar. Perde sonuna kadar çeşitli mantıksal gerekçelerle Kız’ı ikna etmeye çalışacaktır. Şu anda sadece “kaba” davranmadan, isteğinin doğallığına inandırmaya çalışıyor Kız’ı.

Kız: (konuşmak için gerekli cesareti bulmuştur artık, mantık gücünü kullanarak) Yanılıyorsunuz. Size o kolaylığı benimle değil ablamla yalnız kalmanız için gösterdiler.

Eniştesini sakinleştirme, onun suyuna gitme politikalarının sonuç vermediğini görünce bu kez doğru bildiğini söyleme yoluna girmiştir.

Tutuklu: (sıkıntılı) Onlar için ha ablan olmuş ha sen olmuşsun, hepsi bir.

Kız, onun bu isteğinin kendince saçmalığını, Tutuklu üzerinden değil de, buna izin verenler üzerinden hatırlatmaya çalışır. Tutuklu da o açıdan bir fark olmadığını.

Kız: Kime mektup yazmanızı söylemişti Komiser?

Savunduğu konuda iddialıdır. Kanıt sunar.

Tutuklu: Ablana.

Ablasına tabii.

Kız: Gördünüz mü?

İddiasını sürdürür.

Tutuklu: Bütün sıkıntımın seni görmemekten kaynaklandığını söyleseydim sana mektup yazdıracaklardı.

Bunda anlaşılmayacak bir şey yok.

Kız: Kiminle olursa olsun, bir kadın olsun diye mi düşündünüz?

Burada gerçek bir hayal kırıklığına uğrar, işlerin onun beklediğinden de çetrefilli, planlanmış ve tiksindirici olduğunu görür.  

Tutuklu: (gülümser) Öyle düşündük.

Ya tabi beraber oturduk, dedik ki bana bir kadın bulalım.

Kız: Hayatta inanmazdım.

Diyemediği “yazıklar olsun” anlamında.

Tutuklu: Ben de inanmazdım.

Alaya devam eder.

Kız: Öyleyse ablamın yerine benim gelişimde sizi pek de şaşırtmamıştır?

Eniştesinin o anda nasıl gözünden düştüğünü, onun nasıl biri olduğunu yüzüne vurur.

Tutuklu: Yo.. şaşırdım, şaşırdım ama, şimdiki durumumun da hiç de aşağı kalır yanı yok.

Bunu düşünmemiz ne kadar kötüyse şimdiki durumum da o kadar kötü.

Kız: Anlamadım?

Anlamadı gerçekten.

Tutuklu: Öyle ya… ablan olsaydı burada, o da senin gibi lafı uzatsaydı aptallık olmaz mıydı? Söyle.

Ablası ile Kız arasında onun için bu durumda bir fark olmadığını anlatmaya çalışır hala.

Kız: Ablam olsaydı lafı uzatmazdı. (utanır) Yani öyle sanıyorum. 

Kendini tutamayıp söylediği cümleyi söyler söylemez pişman olmuştur.

Tutuklu: Neden utanmazdı onu da söyle bakalım.

Yakalar. Üstüne gider. Kız’ın “ablam olsa lafı uzatmazdı” repliği, konunun daha açık konuşulması için bir fırsat sunmuştur ona. Heveslenir, bir çocuğu konuşturmaya çalışır gibi.

Kız: Bunları benimle konuşmanız biraz anormal olmuyor mu?

Hemen tekrar eniştesinin suçuna geri döner ve yeniden bir hamleye girişir.

Tutuklu: Ah bu sizin normallik hastalığınız. Dışarıdakilerin hepsinde bu hastalık var! Neymiş söylemeye utandığın? Ablam burada olsaydı lafı uzatmazdı dedin. Ben de bunun nedenini sordum sana. Utanıyor musun söylemeye?

İçerde olmanın filozofluğu. Aynı minvalde üstüne gider Kız’ın.

Kız: (konuşmaktan başka çare kalmadığını anlamıştır) Ablam karınız sizin.

Buraya kadar ya tartışmaya girmekten kaçınır ya da üstü kapalı bir şeyler söyler. Burada “ablasının karısı olma halini” yüzüne çarpar.

Tutuklu: Benimle yatması da görevi değil mi?

İçerdelik filozofluğu. Sevişmek, nikahlı eş olmak, görev.

Kız: Belki de isteği. 

Eniştesinin aklına “istek” olabileceğinin hiç gelmemiş olmasına hayret edercesine söyler yine.

Tutuklu: Ablan bu isteği, benim karım olduğu için mi duyar demek istiyorsun?

Aynı minval üzerine.

Kız:  Evet.

Birinin karısı olmak; sevmektir, aşktır, emektir ve yatmaktır Kız için.

Tutuklu: Aklın yatıyor mu bu söylediğine? Bir kadına yatma isteği duyuran şey, bir adamın karısı olmak sıfatı mıdır?

O kadar anlayamazlar ki birbirlerini.

Kız: Hayır, alışması.

Eniştesinin alaycı, çok bilir tavrına karşı kendi bildiklerini sakinlikle, yalınlıkla savunur.

Tutuklu: Demek sen alışmadığın için böyle bir istek duymuyorsun?

Kız doğru bir şeyi yanlış cümlelerle savunur, Tutuklu da bu kozu iyi kullanır. Sorguyu Kız’a yöneltir.

Kız: Beni bırakın rica ederim.

Kendisinin böylesine bir muhabbetin içinde isminin geçmesinden bile müthiş bir rahatsızlık duyduğunu belirtir.

Tutuklu: (alay ederek) Kocaları alıştırmasa, kadınlar böyle bir istek duymayacaklar. Ne tuhaf!… Sorabilir miyim küçük hanım, bir alışkanlık kazanmak için mi evleneceksiniz?

İşte.

Kız: Bir adamın karısıyla yalnız kalması, başka bir kadınla yalnız kalmasına benzetilemez, benim söylediğim buydu… Oysa siz dolambaçlı yollardan gidiyorsunuz.

Kız eniştesinin kıvrak diliyle köşeye sıkıştırıldığını hisseder fakat inatçı ve kararlı görünür.

Tutuklu: Dolambaçlı yollardan giden kim? Sen misin yoksa ben miyim? Anlayalım şunu. Bugün ben ablanla yatacaktım, her şey buna göre hazırlanmıştı. Ablan hastalanınca sen geldin, bu kadar basit bir iş bu.

Kendince tutarlıdır. Ama o da Kız’ı hiç duymamaya devam etmektedir.

Kız: Böyle bir durumla karşılaşacağımı bilseydim, gelir miydim sanıyorsunuz?

Kızın sözleri aslında eniştesinin sorduklarına bir cevap ya da sözlerine bir karşılık değil. Kimi zaman anlamayı reddediyor. Kendi doğrularını, kendi üslubuyla anlatıyor. (yani net, yalın, süslü olmayan sözler)

Tutuklu: Düşünmeden konuşuyorsun, dilinin ucuna geleni söylüyorsun. Çünkü gerçeklerden korkuyorsun. Bütün hayatın boyunca gerçek dışı yaşamışın, onla bir yerde karşılaşınca kaçacak delik arıyorsun(bağırır) Bütün işiniz gizlenmek saklanmak sizin.

“Bilseydim gelir miydim” lafına sinirlenir. Keser lafını. Bir şey üzerine konuşup, onun ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardır ona göre. Ne demek şimdi “…gelmezdim.” Kız’ı muhafazakarlıkla ve gerçek dışılıkla suçlar. Onu rahatsız etmeye çalışır.

Kız: Siz diye kimi kastediyorsunuz?

Artık eniştesi ile bir tartışmaya girmiştir bile ve bu tartışmada ki üslubun (yukarıda değindiğim) işe yaradığını görür ve bu şekilde devam eder.

Tutuklu: Dışarıdakileri.

Hepiniz aynısınız.

Kız: Demek sizce,  gerçeğe varmak için, bir yıl bir odaya kapatılmak, kimse ile görüştürülmemek gerekiyor yani, öyle mi?

Sorduğu sorudan memnundur ve cevabı zevkle dinler. Eniştesinin buraya girmeden önceki düşüncelerinin gerçekliğini sorgulamıştır ve bu kız için kayda değer bir şey.

Tutuklu: Evet, çünkü başkalarının gereksiz baskısından kurtuluyor kişi. Özgür düşünmeye başlıyor.

Evet, içerde olmak bir şeylere yeniden bakmak için bir şanstır da. Gündeliğin karmaşasından uzak. (Ama bu sorgudan da hayatla bağı kopmuş kavramlar kalabilir sadece elimizde tabi)

Kız: Delice deseniz daha yerinde olurdu.

Yine kendi üslubuyla, yüzüne bile bakmadan cevap verir. Aslında düşüncelerini “ti”ye aldığını göstermek ister.

Tutuklu: İstersen öyle olsun. Ama sen çok uslusun da bundan ne çıkıyor sanki. Hep gelenekler görenekler içinde kıvranıp durmaktan başka. Ha?

Evli olmak, tutsak olmak, uslu olmak… toptan karşı çıkar hepsine.

Kız: Ben kendimin ne olduğunu araştırmam, araştırmak gereğini duymam. Bir arada yaşayan insanlar vardır, ben de onlardan biriyim. Yalnız olmaktan korkarım.

Eniştesinin üste çıkması karşısında biraz yumuşar ve içinde bulunduğu durumdan memnun olduğunu belirtir

Tutuklu:  (gider, komiserin masasına arkasını ve ellerini dayar) Otur otur ayakta konuşma.

(Susma)

Böyle olmaz, başka bir yol bulmalı. Aslında Kız’ın uzun konuşması da, onun hoşuna gitmez. 

Kız: Gitmeye kalkarsam yine zorbalık yapacak mısınız?

Gitmeye niyeti vardır peşinen engel olunması halinde hükmünü verir. Yani “zorba” olduğunu kabul ettirir, eniştesi bunu yaptığı takdirde.

Tutuklu: Hayır.

O başka bir yol arıyorken Kız, başka bir şeyle gelir. Kız’a karşı çıkmayacağını söyler. Ama düşünemediğinden “Hayır” demiştir.

Kız: Öyleyse gidiyorum, Allahaısmarladık!

Bu kadar kolay olacağını ummaz ama nettir yine de.

(Kız kapıya doğru yürür. Tutuklu ona bakmaz, olduğu yerde kalır.)

Tutuklu, Kız kapıya doğru giderken düşünebilmeye başlamıştır. Kız tam kapıya yönelmişken bulur

Tutuklu: (Kız tam kapıya yaklaşırken) Kapının kilitli olduğunu unutma.

Zaten kapı kitlidir. Bunu bildiği ve Kız’ı boşuna ümitlendirdiği şeklinde bir oyun yapmış gibi davranır.

Kız: Hani zorbalık yapmayacaktınız? (susma) Vururum, dışarıdan açarlar.

Zorbalık yaptığını hatırlatır, fakat eniştesinin umarsız tavrı onu sinirlendirir. Zorba olup olmamasının umurunda olmadığını görür bu sefer başka bir yola girer. Bağırmakla tehdit eder eniştesini.

Tutuklu: Emir aldılar.

Belki de blöf yapmaktadır.

Kız: Açmamak için mi?

Kızın bağırıp çağırmasına karşı eniştesinin sakin tavrı kızda yorgunluğa neden olur. Dahası herkesin iş birliği içinde olması boşuna kürek sallıyor hissi yaratır kızda. Bu sözü de ayıpladığı, inanamadığı şeyi eniştesinin yüzüne vurmak için tekrarlar.

Tutuklu: Evet.

Devam.

Kız: Polisle işbirliği mi yaptınız?

Aynı amaçla tekrar sorar.

Tutuklu: Evet, karımı burada zorla tutmak için.

Laf oyunları. Devam.

Kız: Ben sizin karınız değilim. Kapıyı açmazsanız bağırırım.

Eniştesinin böyle rahat biçimde konuşabilmesine çok sinirlenir. Cüretkar davranır.

Tutuklu: Bağır istersen. (soğukkanlıdır)

En büyük hamlesi blöfte. Aslında içten içe bunları deneyecek olmasından aşırı tedirgin olur. Ama hiç belli etmez.

(Kız bağırmaz, şaşırır. Kalakalır. Ne yapacağını bilemez )

Tutuklu, bu es boyunca aynı gerginliği taşır.

Tutuklu: Otur otur ayakta durma.

Bu gerginlik bitsin artık ister. Ama bu replikle Kız’a söylediği şeyi yapamayacağını kabul ettirmeye çalışmaktadır.

Kız: (bir iskemleye çöker.) Sizden korktuğumu sanmayın!

Başta en ağır basan duygusu korku idi. Artık öyle olmadığını söyler fakat eniştesine olan bakışlarında söyleyemediği belki de gereksiz bulduğu çok şey vardır.

Tutuklu: Korkulacak bir yanım yok benim. Bir yıldır içeri tıkılmış zavallı biriyim ben.

Kız’ın iskemleye çökmesi ile rahatlamıştır. Daha yumuşak konuşur bu nedenle. Ve artık başka bir yol denemelidir.

Kız: Şimdi de acındırma yolunu mu seçtiniz?

Eniştesinin böyle konuşması gözünde iyice küçülmesine neden olmuştur, bunu ona da belli eder.

Tutuklu: Benimle konuşmaktan kaçınmanın gereksizliğini anlatmak istiyorum.

Aynı yumuşaklıkla. Konuş benimle. Kullanabileceği tek şeyin bu olduğunu bilir.

Kız: Sizinle konuşmaktan kaçınmıyorum ki…

Eniştesinin iyice saçmaladığını düşünür, boş konuştuğunu düşünür tahammül edemez ve sözünü keserek sesini yükseltir.

Tutuklu: Öyleyse vakit dolmadan niçin çıkıp gitmek istedin.

Benden korkma artık demektir bu.

Kız: Beni hapsetmenize isyan ettim.

Korkmadığını söyler bir başka ifadeyle. Eniştesinin silahını kullanır.

Tutuklu:  (gelir onun karşısında durur.) Yarım saat durunca kapıyı vururlar, açarım gidersin.

Hapis değilsin, yarım saat de sen bana maruz kal. Çok mu?

Kız: (duvar saatine bakar.) Yazık ettiniz! Bu zamanı daha iyi değerlendirebilirdik.

Eniştesi onu hayal kırıklığına uğratmıştır fakat hala bir umudu vardır. Çünkü bu replikte uzun süredir kullandığı konuşma biçiminden sıyrılmıştır.

Tutuklu: Ben de öyle düşünüyorum. Hala da umut kesmiş değilim.

Kız’ı da o yumuşak tona getirmeye başlamıştır. Bu tondan istifade “Hala da umut kesmiş değilim” diyerek de hemen bir adım atar. Acelecidir.

Kız: (Tutuklu’nun ne demek istediğini anlar, anlamamazlıktan gelir.) Öyleyse oturun şöyle, tatlı tatlı konuşalım. Bırakın artık bu lafları.

Eniştesini tekrar ikna edebileceğini düşünür. Onun dediklerini anlamamazlıktan gelerek tekrar iyi niyetle çözebileceğini düşünür.

Tutuklu: (Komiser’in masasına geçer oturur) Bu zamanı daha güzel geçirebilirdik ama fırsat kaçmış değildir hala. Haklı olduğuma inandıracağım seni.

Kız’ın anlamamazlıktan gelişini fark etmiştir. Ama o da onu anlamamazlıktan gelir. Konuşarak onu ikna edebileceğine, onu inandırmaya uğraşır.

Kız: (gülümser) Demek inandırmak yolu ile öyle mi?

İnce bir laf sokar. Kız inanmış olunca baskı yapmadan işini halletmiş oluyor sanki. Bir sonraki cümlede de destekler bunu.

Tutuklu: Evet.

Buna gerçekten inanmaktadır.

Kız: Baskı yapmadan?

Aynı amaçla.

Tutuklu: Evet.

En doğrusu budur ona göre de. O düşünce yoluyla vardığı noktadan emindir. Sadece yöntem hatası yaptığını düşünmektedir.

Kız: Nasıl olur? Daha başlangıçta durumlarımız eşit değil. Kapıyı kilitlemişsiniz. Beni burada zorla tutuyorsunuz.

Eniştesinin hala anlamamış gözükmesi üzerine yukarıdaki iğnelemeyi açıklar nitelikte konuşur.

Tutuklu: Kapıyı açsam gideceksin de onun için.

Komiser’in bir başka repliği. “Zorla tutuyorum çünkü bana bu şansı tanımıyorsun, dolayısıyla kendine de.”

Kız:Demek beni inandıramayacağınızı siz de biliyorsunuz.

Zafer kazanmış edasıyla.

Tutuklu: İnanacağını anladığın için kaçmak istiyorsun.

Kız’ın neyi hangi altmetinle yaptığını ondan iyi bildiği gibi bir bilmişlik içindedir.

Kız: Sizin inandığınıza mı?

Küçümser nitelikte sorar bu soruyu.

Tutuklu: Evet.

Evet.

Kız: Demek benim haklı olabileceğim bir an olsun aklınıza gelmiyor.

Eniştesinin gözlerinin içine iyice bakarak sorar bu soruyu zira eniştesinin kendi düşüncesiyle çelişkisini yakalar.

Tutuklu: Seninki doğru değil de ondan.

İşte tüm bilinçaltının ortaya çıkışı, sağır diyaloglar: “Seninki doğru değil de ondan.”

Kız: (cesaretle) Demek bir tek doğru var, o da sizinle yatmam, öyle mi?

Eniştesinin köşeye sıkıştığını fark eder ve üstüne gitmeye devam eder.

Tutuklu: Evet.

Kız, düşüncelerinin derinliğini kaybettirir Tutuklu’ya.

Kız: (meydan okur) Öyleyse niçin beni inandırmaya kalkıyorsunuz?

Buraya kadar tansiyonu içten içe yükselmiştir. Eniştesini her sıkıştırdığında bir üste çıkarak en son bu meydan okumaya yükselmiştir. Yani aslında konuyu istediği yere getirmeyi başarmıştır.

(Telefon çalar. Tutuklu dalgınlıkla telefonu açar, fakat açmasıyla kapaması bir olur.)

Tutuklu’nun Komiser’e dönüşümünün bir temsilidir aslında bu.

Tutuklu: (sert sert telefona bakar) Şaşırdım. Gereksiz heyecanlandım. (ortaya doğru gelir, ellerine cebine sokar, ikide bir Kız’a bakıp kendi kendine bir şeyler mırıldanmaktadır. Bir ara durur.) Peki, madem razı olmuyorsun git istersen. Serbestsin. (cebinden kapının anahtarlarını çıkarır, kapıya doğru yürür.)

Hem bunu fark etmiş ve irkilmiştir bir an hem de bu yol da işlememiştir Kız’a karşı. Bu yüzden ona karşı iyice sinirli hale gelmiştir. Ama artık başka bir yol da bulamamaktadır, ikna etmek için. Aniden vazgeçer bu savaştan: “Git o zaman”

(Tam bu sırada, kapıdan müthiş bir kadın çığlığı gelir. Bunun arkasından da konuşmalar duyulur. Tutuklu kalakalır. Kız yerinden fırlamış ve korku içinde kalmıştır.)

Bu sesten etkilenişi gerçektir.

Tutuklu: (gürültü yatıştıktan epey sonra geriye döner.Kıza bakar) Sen de duydun mu?

Hiç iyi değildir gerçekten. “Tutuklu” olan o adam geri dönmüştür. Tüm korkuları ve çaresizliğiyle.

Kız: Duydum neydi o?

Kız korkmuştur.

Tutuklu: Bilmiyorum.

Ne olduğu değil onu ne hale getirdiği Tutuklu’yu daha çok üzen.

(Tutuklu birden değişmiştir. Sanki geçmişte yaşıyor gibidir. Korku ve sinir krizi içindedir. )

Kız: (Tutuklu’nun yanına gelir, bir tereddütten sonra onu kollarından tutar) Ne oldunuz?

Tutuklunun iyi olmadığını görür. Uzun süre gidip gitmemeyi düşünür hala kızgındır fakat karşısındakinin eniştesi olma duygusu daha ağır basar.

Tutuklu: O sesi sen de duydun değil mi?

Delirmedim değil mi?

Kız: Duydum ya. Nasıl duymam? Sağır olsa duyardı.

Kendi korkusunu bir yana bırakır, sakin görünür eniştesini yatıştırır.

Tutuklu: (ferahlar. Gözlerini kapar) Oh rahatladım. Sesler duyuyorum ben… Olur olmaz zamanlarda böyle çığlıklar geliyor kulağıma. Aşağıdaysam kapıya atılıp nöbetçilere soruyorum. Bir şey yok diyorlar.

Rahatlar. Bu da numara değildir. Önceden de olduğunu anlatışı da planlı değildir. Korkusunu dindirmeye çalışmaktadır.

Kız: İnanmayın onlara saklıyorlardır. Oturun şöyle dinlenin!

Aynı amaçla.

(Tutuklu’yu kollarından tutup kanepeye oturtur. Kendisi de onun yanına oturur. Tutuklu yarı baygın durumdadır. Kendisini yavaşça Kız’dan yana bırakır. Bunun bir hile olmadığı anlaşılmalıdır. Nitekim Kız da, hafif bir çekinmeden sonra, durumun bir oyun olmadığını anlar.)

Korkusunu dindirmek için, kendinde olmayan bir halde yaslanır Kız’a. İkinci çığlık duyması tam da gerçek değildir ama,. Çocuklaşmıştır. Gerçekten biraz şefkate ihtiyacı vardır belki de. Ne kadar bunla alay etmiş olsa da. Kız’ın omzunda kendini iyice bırakıp normalleşir. Normalleştiği an, tekrar onu, Kız’ ı ikna etme çabasına döndürür.

Tutuklu: (birden yerinden fırlar, kulak verir dışarıya. Sonra kıza bakarak) Duydun mu gene bağırdı?

Bu minvalde

Kız: Hayır, bu sefer bağıran olmadı.

Kız eniştesine hem acır hem de onun tavırlarından korkmuştur.

Tutuklu: Olmadı mı?

Bu minvalde.

Kız: Deminki çığlığın etkisinde kalmış olacaksınız…

Aynı amaçla.

Tutuklu: (ayağa kalkar) Öyle olacak… bu gece sürer gider bu artık. Sabaha kadar uyuyamam. (duvar saatine bakar. Sonra birden eski haline gelmiş olarak, birden enerji ile geri döner.) Neye karar verdin? 

Zaman.Yine onu sıkıştırır. Ani geçişler, davranışları arasındaki geçişlerin anidenliği, üzerindeki zaman, uzam ve benlik baskısının bir tezahürüdür aslında.

Kız: Ne kararı?

Şaşkınlık içindedir.

Tutuklu: Anlamamazlıktan gelme. Lafı uzatmaya da kalkma. Vaktimiz kalmadı. Hadi çabuk ol.

Yeniden en kaba haline dönmüştür. Aslında Kız’a değil, kendisine kararlı görünmeye çalışmaktadır.

Kız: Demin gidiyordum…

Eniştesi bir kere daha büyük hayal kırıklığına uğratır kızı.

Tutuklu: Bir yere gidemezsin. (hala elinde duran anahtarı, cebine atar.)

Kararlılığının ispatıdır anahtarı cebine koyması. 

Kız: Vaz mı geçtiniz?

Bir kere daha tiksinti duyar eniştesinin bu yaptığından fakat bu sefer müthiş bir yorgunluk ve yılgınlık vardır. Bunu belli edercesine konuşur.

Tutuklu: Evet vazgeçtim. Gerekirse zor da kullanacağım. Senden anlayış göremezsem ne yapayım? Biliyorum, sonra pişmanlık duyacağım. Zor kullandığım için kendimden nefret edeceğim. Ama başka çarem yok. Anlıyor musun? Şimdi soyunacaksın, uzanacaksın oraya…

Kendini Kız’ı artık hiç duymamaya, söylediklerinin etkisini Kız’da hiç görmemeye zorlamaya çalışır. Tercihini yapmıştır: bu isteğinin yerine gelmemesinden daha kötüsü yoktur onun için. Sonradan duyacağı pişmanlığa üstün gelmiştir isteği.

Kız: (elleriyle yüzünü kapar) Söylemeyin. Susun, söylemeyin.

Kız eniştesinin konuşmasını yorgunlukla, bezmişlikle dinler fakat son cümle onu çileden çıkartır.

Tutuklu: Kafanı çalıştır! Benim şimdi ölmek üzere olduğumu düşün! Burada ikimizden başka bir de doktor var. Doktor, ancak benimle yatmaya razı olduğun takdirde hayatımın kurtulabileceğini söylüyor sana. Yatmaz mıydın?

Aldırışsız tavrı devam eder. Çıldırmış gibidir. Çok seri konuşur, tüm karşılaştırma, örnekleme gücünü kullanır.

Kız: (sinirli) Yatardım.

Aklıselim cevap vermez. Bezmişlik hakimdir.

Tutuklu: Gördün mü?

Bak anladın işte. Beklemiyordur bu cevabı.

Kız: Benzetmelerle düşünmek yanıltır insanı.

Kız burada ve bundan sonraki iki cümlede de söyledikleri karşısındakine cevap değil sanki kendi sayıklamaları gibi konuşur.

Tutuklu: Ne benzetmesi. Tam da o durumda olduğumu bilmiyorsun da ondan böyle konuşuyorsun.

Yarın öleceğim belki de. Bedenen değil ama ruhen.

Kız: O durumda değilsiniz.

Konuşurken eniştesinin yüzüne bakmaz.

Tutuklu: Başını kaldır da yüzüme bak. O durumda isem razı olacak mısın?

Gözlerinin tam içine bakar, bu laf oyunun son cümlesi gibi sorar soruyu. Yalvarır gibidir. Biraz o da tükenmiştir.

Kız: (başını öne eğer) Evet.

Yukarıdaki cümleler gibi bezmişlikle cevap verir. Sanki artık konuşmanın bir yarar sağlamayacağını düşünüyor gibidir.

Tutuklu: (masanın üzerinden leblebi kasesini alır ve kıza leblebi uzatır.) Al.

Aynısı. Yine Kız’ın ona yaklaştığı bir an ve yine leblebi. 

Kız: İstemem.

Bu sefer almaz. Leblebinin ne zaman uzatıldığını biraz anlamıştır.

Tutuklu: (kendi alır fakat leblebileri ağzına atmaz, elinde tutar.) O durumdayım. (odanın orasını burasını nişan alarak leblebileri fırlatır) Bugün dayanma gücümün sonuna vardığı anlıyorum. Yarın beni buradan götürecekler. Belki ablanı bir daha hiç göremeyeceğim. Yarından sonra artık kendim olmaktan bütün bütün çıkacağım. Bana her istediklerini söyletecekler. Hem kendimi gömeceğim hem de bir takım dostlarımı.

Daha da tükenmiştir. Kendi durumunu daha da açık eder ama bu sefer hırçın değildir, Kız’ın ona hak vermeye başladığını düşünmesinin de etkisiyle.

Kız: Sizinki basit bir kadın ihtiyacı, oysa siz; süsleyip püsleyip onu olduğundan daha önemli hale getirmeye çalışıyorsunuz.

İnatçı olanın kendisi değil eniştesinin kurnazlık yaptığını ima eder.

Tutuklu: Senin dediğin gibisiyle, gerçekten öyle olması arasında büyük bir fark yok ki. Sen davranışlara bak, bu tutku beni kendine köle etmiş mi etmemiş mi?

Yeniden o gücü toplar. Söylediği onca şeyin basit bir kadın ihtiyacı olarak gösterilmesine gıcık olmuştur çünkü. Hem konu bu değildir. Bu itkinin onu soktuğu haldir.

Kız: Gerçek değil.

Kız defalarca uğradığı hayal kırklığı yüzünden artık inancı kalmamıştır. Ona inanmadığını yineler.

Tutuklu: Gerçekse?

Ya numara yapmıyorsam? Ki yapmamaktadır.

( Kız susar.)

Tutuklu: Soruyorum sana: Gerçekse?

Bir daha.

(Kız susar.)

Tutuklu: (rahatlamıştır.) Razısın değil mi?

Bir anda, en beklenmedik anda, küçücük bir soruyla beklediği yanıta en çok yaklaşmış olmanın verdiği yumuşaklıkla yalvarırcasına sorar.

Kız: (yerinden fırlar.) Hayır, hayır, hayır.

Eniştesinin onu zorlamasına sinirlenir, nefes alamaz hisseder kendini.

Tutuklu: Heyecanlanma, otur yerinde.

Kız’ın ani tepkisi ise, onu iyice yıkar. Ama hala onu orada tutmaya çalışır. 

Kız: Siz boyuna yalan söylüyorsunuz.

Devam eder inanmadığını belirtir.

Tutuklu: (bağırır) Öyle olsaydı bu kadar zamandır seni inandırmaya, kendi düşünceme getirmeye uğraşır mıydım?

Hem “yalan” dediği için Kız hem de artık bir türlü Kız’ın onu anlamamasına karşı tüm siniriyle bağırır.

Kız: Sözlerinize dikkat edin, bu tür uğraşmalar daima övgüye değer şeyler değildir.

Kızın gizlemeye çalıştığı sinirleri iyice gerilir. Eniştesinin işine geldiği fikirleri savunduğunu düşünür buna kızar.

Tutuklu: Ne demek istiyorsun?

Gerçekten anlamamıştır. Kız’ın ilk kez bir dediğine hemen bir cevap verememiştir. Bu uğraşı, ona göre değerli bir emektir hem de.

Kız: (o da bağırmaya başlar.) Sizi sorguya çekenler de aynı şeyi yapmıyorlar mı? Kendi bildiklerini kendi doğrularına getirmek için tutmuyorlar mı sizi burada? Siz zorbalıktan demin yaptığınız gibi bir kadını kolundan tutup zorla fırlatmayı anlıyorsunuz, dayağı, işkenceyi anlıyorsunuz. Bir insanı belli bir konuda inandırmaya çalışmak da zorbalık değil midir? Tutun ki, ben davranışlarım üzerinde düşünmek istemiyorum. Onları ille de düşün diye zorlamak kimsenin hakkı olmamalıdır. Ben belki de basit bir insan olarak kalmak istiyorum.

Sinirleri iyice ayyuka çıkmıştır. İçinde tuttuğu laflar birer birer dökülür ağzından. Eniştesinin uzun süredir tekrarladığı ‘inandırmak’ mevzusunun kendisine yapılanlardan hiçbir farkı olmadığını söyler. Bu yüzden eniştesini zorba olarak nitelendirir.

Tutuklu: Benzetmelerle düşünmek yanıltır insanı. Benim sana ihtiyacım var. Oysa onların bana ihtiyaçları yok. Ben onların yaşamaları için zorunlu değilim. Bir tesadüfüm ben onların için, benim yerimde bir başkası olsa hiçbir şey değişmez.

Kız’ın söyledikleri aslında bir etki yapmıştır onda. Ama bunu kendine söyleyemez. Ama bu, söylediklerine inanma seviyesini düşürür. Biraz da söylemiş olmak için söyler bunları o yüzden.

Kız: Sizi tanıyamıyorum artık. Ben sizin için bir inanç konusu değilim, bir aracım o kadar.

Son söylediği cümle hakkında net değilim bende.

Tutuklu: Hep gelip aynı noktada duruyorsun, çünkü bütün korkun aşağılanmak korkusu. Benim bir isteğime alet oluyorsun, basit araç derecesine düşünüyorsun. Orospu olmak tehlikesiyle karşı karşıya geliyorsun. Ne boş şeyler bunlar.

Kız’ın söylediği ile onda olan etkinin dışına çıkar yeniden. Kız’ın “sizin için bir aracım” demesi üzerinden kendi bildiği kulvardan yürür.

Kız: Bu saydıklarınız mı?

Eniştesinin istediğini elde edememiş bir çocuk gibi hırçınlaştığını düşünür ve sakinlikle uyarı niteliğinde sorar bu soruyu.

Tutuklu: Hayır, senin onlara takılıp kalman.

Kız’a yüklenir yine.

Kız: Demek siz bunda bir düşüklük görmüyorsunuz.

Eniştesinin, bu gibi değerlere takılmayacağını düşünmesi de ayrıca hoşuna gitmemiştir Kız’ın.

Tutuklu: Görmüyorum.

Artık Kız’a laf giydirme modundadır, iknadan çıkmıştır iş yine.

Kız: Ama benim yerimde kim olsa aynı teklifi yapacaktınız?

Sorularına devam eder Kız çünkü eniştesi gittikçe emin olmayan cevaplar vermeye başlamıştır.

Tutuklu: Sanırım.

Bu kez soru Kız’dan gelmiştir. Ve bu durumu kendi lehine çevirme uğraşında olamamıştır. Biraz da sıkılmıştır.

Kız: Kesin konuşun.

Memnundur durumdan ve üstüne gitmeye devam eder.

Tutuklu: Yapacaktım.

Aynı minvalde.

Kız: Böyle bir kaderi benimsemek istemem.

Burada kestirip atar Kız, iğrenircesine söyler.

Tutuklu:  (bağırır) Ya ne istiyordun? Nasıl olmalıydı? Önce sevmeliydin de sonra mı bunu teklifi etmeliydim? O vakit durumumuz normal mi olurdu? Seni rahatsız eden bu biliyorum. Sevmeden olmaz diye düşünüyorsun. Sana tutulsaydım, yine de ablana karşı bir sorumluluk meselesi çıkacaktı ortaya ama sen şimdiki gibi hoyrat davranmayacaktın. Çünkü aşka saygın var senin.

Kız’ın neden bu isteğini kabul etmediğine, yani yine Kız’ın davranışlarının alt metnine dair bir çıkarım da bulunur. Bulmuştur işte: “Sevmeden olmaz”cıdır Kız.

Kız: Sizin yok mu? Ablamı sevmiyor musunuz?

Eniştesinin tepkisi Kız’ı şaşırtmıştır. Ayrıca söylediği sözün bu şekilde bir sonuç doğuracağını  (yani tersinin Kız tarafından sanki kabullenebilir olmasını)düşünememiştir Kız. Konuyu kendinden sıyırıp hemen eniştesine getirir tekrar.

Tutuklu: (bar bar bağırır) Sevmiyorum, sevmiyorum. Seni de sevmiyorum, başka bir sevdiğim de yok. Anladın mı şimdi?

İpleri koparır.

Kız: (korku ile) Anladım.

Korkmuştur lafı uzatmanın gereksiz olduğunu düşünür.

(Tutuklu, Komiserin masasına geçer, oturur. Oradan Kız’a bakmaya başlar, kendi kendine konuşur gibi.)

Tutuklu: İki tanrıları var bunların. Aşk ve orospuluk. Aşka saygı, orospuluktan korku. Aramızdaki güçlüğün nedeni de bu. Burada da aşka saygı yok ve orospuluk korkusu var.

Çok sinirlidir ama artık doğrudan Kız’a yöneltmez bu öfkesini. Neyin sorun olduğunu bulmuş ve bulduğu şeyle de alay eder, ama bu alay hiç ona keyif verici bir alay değildir.

(Susma)

Kız: Komiser Bey’den benim yerime bir orospu isteseydiniz çok daha yerinde olurdu.

Kız sanki az önce laf içinde kalıp söyleyememiş gibi eniştesine bakmadan hızlıca söyler.

Tutuklu: Dinle beni. Tut ki yarın sabah asacaklar beni. Bugün dünyada son günüm. Bana da son isteğim olarak genelevden bir kadın bulup getiriyorlar. Ben de bütün günü o kadınla geçiriyorum. O kadının yaptığına orospuluk diyecek misin? 

Bir akıl yürütme daha yapar Kız’a, ama artık anlayıp anlamaması çok da umurunda değildir. 

Kız: Hayır.

Bir an düşünür sonra hayır der.

Tutuklu: Demek, senin ya da bir başka kadının benimle yatması orospuluk olmaz.

Bak gördün mü aksiyonu. Ama artık umudu yok.

Kız: Ama sizi yarın öyle bir felaket beklemiyor.

Kız eniştesinin lafı nereye getireceğinden emin olamadığı için bir yandan kendisi kurduğu cümleleri de kuşku ile söyler.

Tutuklu: Ah bu kafa, bu kafa. Yatacak yatacak ama ille yarın asılmamı istiyor.

Kız’ın onu anlamadığı ve anlayamayacağı gerçeği, onu biraz rahatlatmaya başlamıştır. Öyle ki can acıtmaya çalışırken, bunla eğlenip eğlenmediği dahi belirsiz hale gelmiştir.

Kız: (ağlamaya başlar.) Keşke gelmeseydim, keşke gelmeseydim…

Eniştesinin iyice üstüne gitmesi ve nihayetinde azarlar nitelikte konuşması Kız’ın kendisini savunmasız hissetmesine neden olmuştur.

Tutuklu:  (sakin) Ağla ağla açılırsın.

Kız umurunda değildir. Çünkü ona göre Kız onu hiç anlamamıştır.

Kız: (yalvarır.) Enişte, bırak artık bunları vazgeç inat etme

İnatlaşmanın kar etmeyeceğini düşünür ve neredeyse yalvarır gibi söyler.

Tutuklu: Enişte deme hoşlanmıyorum o laftan

Enişte lafı: ilk bunla başlamıştı. Hala aynı. Çünkü bu sorgulamaları hayatla çarpıştıran asıl budur: eniştesi olmak Kız’ın.

Kız: Peki inat etme diyorum.

Suyuna gider yine

Tutuklu: İnat eden ben değilim.

Bu sağır diyalogun son cümleleri.

(Susma)

Hiçbir şey düşünememektedir artık. Anın içinde kaybolur. Nasıl ikna ederimin dışına çıkmıştır biraz.

Tutuklu: Acıyor musun bana?

Kız’da kendinin nasıl göründüğüne bakmaya başlar artık, umudunun azalmasıyla. Acınacak halde midir acaba onun gözünde?

Kız: (önüne bakar.) Evet.

Kız eniştesinin sorduğu soruyu sanki içinden geçirirmiş gibi duraksamadan evet der.

Tutuklu: Niçin?

Nedeni daha önemli çünkü.

Kız:  Severim ben sizi.

Sakinleşmiştir. Geçirdiği bunca zaman içeride, sanki saatler değil daha uzun bir zaman dilimine tekabül etmiş gibi gelir ona. Ve içerde olduğu süre içinde, bunca tartışmaya rağmen eniştesine daha da yakınlaşmış olduğunu hisseder. Eniştesini ömrü hayatınca hiç bu kadar kızmamıştır ama hiç de bu kadar sevmemiştir.

Tutuklu: (hırçın) Severmiş.

Sevdiği için ona acıdığını söylemesi, Kız’ın hala bir perdenin arkasından konuştuğu izlenimi verir ona. Bu onu hırçınlaştırır.

Tutuklu: Git artık, yalnız bırak beni.

Git artık. Bitti.

Kız: (gözyaşlarını siler) Allahaısmarladık.

Gider. Ama onu öyle bırakmak da istememektedir.

Tutuklu: Güle güle.

“Güle güle”yi  ‘sıfır’ söyler. Hiçbir şey barındırmaz.

Kız: (kapıya doğru yürür, tutuklu yerinde kalır, Kız ona döner.) Kapıyı açar mısınız?

Son bir şey söylemek ister gibidir fakat ağzından bu laf çıkabilir ancak.

Tutuklu: Peki.

Ayağa kalkmakta zorlanır.

(Kız, döner, bir iskemleye çöker.)

Tutuklu: Daha ne istiyorsun?

-Bu ne şimdi?- Gram ümitlenmez.

( Kız, gözleriyle yanıtlar, af diler gibi ve sevgiyle Tutuklu’ya bakar. Tutuklu bu bakışı anlar. Bir süre öylece kalırlar. Tutuklu pencerenin önüne gider. Kız yerinden kalkar. Bundan sonraki konuşmalarda eski gücünü gösteremez artık. Uysal ve sakindir. Tutuklu ise Kız’dan tamamen umut kesmiştir. Kendi içine kapanmıştır. Konuşurken dalgındır.)

Kız: Konuşmaya girmeyecektim, dinlemeyecektim sizi, sorduklarınıza cevap vermeyecektim. Kulaklarımı dışarıdan gelen bütün seslere kapayacaktım.

Yenilgisini açık eder.

Tutuklu: Günahlardan kaçan bir rahibe gibi manastırdaki odana kapanacaktın.

Kız’ın kendi durumu için söylediklerini, tartışma kazanma duygusu olmadan başka bir dille çoğaltır.

Kız: Evet.

Kız içtenlikle kabul eder eniştesinin söylediklerini. İçeride şimdiye kadar hissetmediği duygular yaşamış; aklına gelmeyen düşünceler içinde bulmuştur kendini ve bütün bunlara kendi dünyasından (dışarıdan) karşılık bulamamıştır.

Tutuklu: (pencereden döner sakindir) Yalnız dışarıdan değil, içinden gelen seslere de. 

Kız yenilgisinin ilanını yapmaktadır. Tutuklu bu yenilgiyi tasvir etmekte yardımcı olur ona. Ama artık o da kazanan olma isteğinden vazgeçmiştir.

Kız: Evet.

Kız içtenlikle kabul eder eniştesinin söylediklerini. İçeride şimdiye kadar hissetmediği duygular yaşamış; aklına gelmeyen düşünceler içinde bulmuştur kendini ve bütün bunlara kendi dünyasından (dışarıdan) karşılık bulamamıştır.

Tutuklu: Haksız düşmeyi de göze alarak.

Aynı minvalde.

Kız: Haksız düşmenin ne demek olduğunu bilmiyorum artık.

İçeride bulunduğu süre içersinde haklı ya da haksız olmanın pek bir şey ifade etmediğini görür. Daha da önemlisi neye göre kime göre haklı olunduğunun muammasını yaşar.

(Susma. Kız’ın yanına gelir Tutuklu, ona anahtarı uzatır. Kız saate bakar.)

(Kız, kanepeye gider oturur, tayyörünün ceketini çıkarır, kombinezonla kalır. Tutuklu şefkatle ona bakmaktadır.)

Tutuklu: Neden soyunuyorsun?

Kız’ın soyunmasını, hiç de benliğini bu meseleye bağlamış o adam gibi izlemez. Belki de Kız’a düşündürdükleri, Kız’ın bu içerde halini görmek de yetmiştir ona. Yumuşak sorar.

Kız: Vaktimiz kalmadı da…

Bu konuda fikirlerinize ihtiyacım var J

(Tutuklu onun yanına gelir, oturur, kızın ellerini avuçları içine alır, okşar. Sonra arkasına yaslanır.)

Kız’ın soyunması, onda belki de “içerde” olan kendini görmeyi de getirmiştir. Sevgiyle bakar ona. Belki de gerçekten ilk kez bir diyalog olacaktır aralarında.

(Susma)

Tutuklu: On üç yaşındaydım. Ortaokula gidiyordum. Babam öleli iki yıl olmuştu. Yoksul düşmüştük. Annem terzilik yapıyordu. Zar zor geçiniyorduk. Büyük bir evin iki odasında oturuyorduk. Kitaplarımın çoğu noksandı, okul çantam bile yoktu. Bayram geldi. Annem ne yaptı etti, bana bir ayakkabı aldı, bir pantolonla bir gömlek dikti. Sabah erkenden kalkıp giyindim. Bir gün önceden sözleşmiştik. İki arkadaşım beni evden alacaklar. Birlikte bayram yerine gidecektik. Atlı karıncaya, kiralık bisikletlere binecektik. Tatlıda tatlı yiyecektik. Belki sinemaya da gidecektik. Annemden para istedim. “Paramız yok oğlum” dedi. Çılgına dönmüştüm, arkadaşlarım nerdeyse geleceklerdi. Onlara ne diyebilirdim? Parasız olduğumuzu, bu yüzden bayram yerine gidemeyeceğimi söyleyemezdim ya… Hırçınlaştım, üstümdekileri çıkarıp duvarlara atmaya başladım. Beni üzgün üzgün seyreden annem, o zaman dolaptan çantasını çıkardı, para aradı. Bula bula bir lira buldu. Kadıncağızın bir lirası kalmıştı yalnız, bütün parası oydu, o bir lirayı bana uzattı: “ Hadi giyin” dedi, “bir lira yetmez mi?”Bir lira o zaman büyük paraydı. Oraya buraya attığım elbiselerimi, ayakkabılarımı topladım. Yeniden giyindim, paramı cebime koyup arkadaşlarımı beklemeye başladım. Geldiler. Biraz oturdular. Annem onlara şeker ikram etti, ikisini de okşadı öptü. Sonra: “hadi artık gidin” dedi. “güzel güzel eğlenin” Sokağa çıktık. Çok neşeliydim, kabıma sığamıyordum. Fakat köşeyi dönerken evimize baktım. Annem pencereden uzanmış, gülümseyerek bana el sallıyordu. O zaman içimden bir ağlamadır geldi, gözlerim dolu dolu oldu. Tıkanıyordum. Ağladığımı belli etmemeye çalışarak arkadaşlarıma, “ben gelmeyeceğim” dedim. Neden olduğunu anlamadılar. Biri: “para yok da ondan gelmiyorsun” dedi alay ederek. Elimi cebime attım ve bir lirayı gösterdim: “İşte para” dedim. Beni orada bırakıp gittiler. Sokaklara gelişigüzel dalarak, bir süre sersem sersem dolaştım. Kimseye göstermeden doya doya ağladım. Sonra gözlerimi sildim, elimden geldiği kadar neşeli olmaya çalışarak eve döndüm. Annem beni görünce: “neden döndün” diye sordu. “canım istemedi” dedim ve cebimden bir lirayı çıkarıp anneme uzattım. Zavallı kadıncağız çok şaşırdı. Parayı elimden alıp masanın üstüne koydu. Sonra beni kucakladı, göğsüne bastırdı. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Ben ağlamıyordum artık. Sokakta doya doya ağlamıştım. Annemin yüzünü öptüm. Ağlamamasını söyledim. (susar, dalar, düşünür) Artık üzüntülü değildim. Bayram yerine gidemediği için üzülmek benim gibi koca bir çocuğa, bir ortaokul öğrencisine yakışmazdı. Olgun bir adam olmuştum birdenbire…

Ben bir şeyleri çok istediğimde hırslanan, pervasızlaşan biri olsam da, bu yaptığım şeyin kime ne yaptığını çok da geç olmadan anlayabilen ve telafi etmeye çalışan biriyim,  demiş olur bu tiratla. Küçük hırsların onu esir almasına izin vermeyen olgun bir adam olmasının seneler önce, daha on üç yaşındayken olduğunu anlatır. Belki de içerde ve mahrum olmak, hem de böylesine ve artık karşı koyamadığı duygularla baş edemez durumda olmak, onu o olgunluktan bir yarım saatliğine uzaklaştırmıştır. Ama artık geri dönmüştür. İşte bu tirat bu geri dönüşün hikayesidir. Donuk bir sesle, hiç canlandırma yapmadan, dolaysız, hiçbir şeysiz anlatır bu hikayeyi. Replik bile değildir bunlar belki. 

(Yerinden kalkar, pencereye gider, dışarıya bakar. Kız iki de bir duvar saatine ve Tutuklu’ya bakar, düşünür, durumun gelişmesinden henüz bir şey anlamamıştır.) 

Tutuklu: (pencereden bakarak) Dışarıda ne güzel bir hava var. Güneşli, pırıl pırıl, sıcacık bir hava… (eliyle bir yeri işaret eder.) Şurada her zaman kuşlar toplanır, bıcır bıcır oynaşıp dururlar… deniz şu yana düşer. Sokağa döndün mü, rüzgarı vurur yüzüne… Giderken oradan git. Parka gidersen, taa deniz kıyısına kadar gidersin. Ben hiç gitmedim. Burunda kamışlarla balık tutarlar,  hep vapurla geçerken görürdüm. Bir gün de vakit bulup da gidemedim oraya… (döner Kız’a bakar) Balık tutmayı çok severim. Çapariyi sallarsın dibe. Sonra biraz yukarı çekersin, hababam çekip bırakırsın, çekip bırakırsın… Bir ara titreyiverir olta, şöyle bir sarsar eli… (eliyle bunların taklidini yapar. ) Sarstı mı çekmeye başlarsın, hızlı çekeceksin, çek çek çek… Birden denizin üstü bir karışır, bir telaş bir kıyamet… Derken bir istavrit tepinmesidir başlar sandalın içinde, pıtır pıtır pıtır… (gelir, kızın önünde durur) Ben hiç balık tutmadım, çok isterdim ama vakit bulamadım bir türlü.

Gerçek bir iletişimin, kendini aylar sonra birine anlatmanın, iki kişilik bir an yaşamanın, ne yaşadığını anlatmanın, birini aylar sonra kendisini anlar bulmanın, kafasının içinden çıkmanın, birini görmenin, elini tutmanın hazzı aslında onu dışarı çıkarmıştır. Gündeliğe bulanmıştır o da şu an. Onun hafifliğine, denizine, suyuna, balığına. Ama bir yanıyla o gündeliğin içindeyken de geçmişte, tam ortasında duramamış olduğunu anlarız anlattıklarından. O dışarıdayken de biraz zihninin içinde, “içerde” olmuştur hep:” Ben hiç gitmedim” , “Ben hiç balık tutmadım”. Hazlarımın peşinde koşan, pervasızca keyif süren biri hiçbir zaman olamadım, demiş olur bir yanıyla da. Demin anlattığı hikayeyle paralel olarak.

Kız: O kadar canlı anlattınız ki, istavritler gözümün önüne geldi.

Eniştesinin anlattıklarını hiç kaçırmadan zevkle dinler. İçten içe bunca saat bu güzel sohbetten mahrum kalmanın üzüntüsünü yaşar. 

Tutuklu: (gülerek, Kız’ın yarı çıplak vücudunu süzer.) Şimdiye kadar şöyle alıcı gözüyle bakmamıştım sana… Güzelmişsin sahiden.

Hiç bakmamıştır gerçekten. Ama bunu bir özür gibi söylemez. Gerçekten görür ve söyler.

(Kız utanır, önüne bakar, elindeki ceketini sağa sola sallar.) 

Tutuklu: Şimdi artık herkes yerli yerinde… Bu kadar gezinti yeter.

Biri biraz içeri, biri biraz dışarı çıkmıştır. Şimdi “varolan” konumlarımıza dönme vaktidir, der.

Kız: (yaşlı gözlerle ona bakar.) Beni affettiniz…affettiniz, değil mi?

Aslında çok da tarifi olmayan bir pişmanlık vardır içinde. Güzellikle ayrılmak ister eniştesinden.

Tutuklu: (gülümser) Affedecek bir şey yok ki.

Yok gerçekten. Bunu anlatabilmiş olmalı aslında.

Kız: (Tutuklu’nun boynuna sarılır, dudaklarından öper) Affedecek çok şey var.

Hay Allah tarifi olmayan deyip yırttığımı düşünmüştüm ama çok şey varmış. Ben bilemedim valla şimdi J

(Bu sırada telefon çalar, üç defa çalar ve susar. Tutuklu ile kız birbirlerinden ayrılmadan bu telefon seslerini dikkatle, biraz da korku ile dinlerler. Sonra birbirlerine bakıp göğüs geçirirler.)

Zamanın varlığı devam etmektedir, biraz unutulmuş olsa da. Uzamın baskısı da bu son sinyalleriyle kendini hatırlatmıştır. Tam da birbirlerine kendilerini ilk kez açtıklarında, kişiler arası iletişim başladığında zaman dolmuş, mekan da dışarıya açılır hale gelmiştir. Birazdan içeri Komiser girecektir. Birbirlerine bakıp iç geçirirler. Bu “tüh sevişemedik” tepkisi değildir. “Başka bir şekilde geçirilebilirdi bu yarım saat”in ah’ıdır.

Tutuklu: Ablana beni çok iyi gördüğünü söyle. Yalandan değil, gerçekten de çok iyiyim. Yüzümden de belli değil mi?

Veda. Abla unutulmaz. 

(Kız “belli” anlamında başını sallar, gözleri yaş içindedir)

Tutuklu: Bu gün içeri girdiğimden beri geçirdiğim en tehlikeli gündü. Yıkılacak gibi duyuyordum kendimi…Öylesine bozulmuştu dengem…(Kız’ın yüzünü okşar) Kurtuldum ama, şimdi eskisinden de kuvvetliyim

Kız’ı da toplamaya çalışır, bugünün ona iyi geldiğini söyleyerek.

(Sarılırlar birbirlerine, öyle konuşurlar.)

Her duygunun birbirine karıştığı an.

Tutuklu: Ablana nane limon kaynat eve gider gitmez… sinirlenmesin olur olmaz şeylere… Ben yakında geleceğim.

Ümit de verir. Ne de olsa kendine gelmiştir. Bu ona yetecek ve dayanma gücü artacaktır.

(Bu sırada kapı yumruklanmaya başlar)

Dışarısı, içeriye girmek üzeredir işte.

Komiser: (dışarıdan) Aç,ulan kapıyı… Aç kapıyı hergele… Aç diyorum sana!

(Tutuklu ile Kız şaşırırlar, birbirlerinden ayrılırlar, yan yana oturmaktadırlar.)

Gezinti bu kadardır. İçeride olmanın gerçekliği kendini hatırlatır

Komiser: (dışarıdan) Aç diyorum sana deyyus… Aç!

(Kapı şiddetli şiddetli yumruklanır. Komiser ya da başkası kapıya yüklenmektedirler. Kapı gıcır gıcır eder, sonunda kilit kırılır ve kapı açılır. Komiser, vahşi bir hayvan gibi içeri dalar.)

Kendini gösterir şimdi de.

Komiser: (onları pis pis süzdükten sonra) Ulan burayı kerhane mi sandın? Kalk, kalk oradan diyorum sana!

(Tutuklu ayağa kalkar soğukkanlıdır)

Tutuklu tutmakta zorlandığı direncine geri dönmüştür. Komiser’in vahşi hareketleri onda korku oluşturmaz.

Komiser: Ne yapıyorsun ulan burada?(ağır ağır tutuklunun üzerine doğru yürür.)

Kız: Oturuyorduk konuşuyorduk.

Komiser:Size sormadım!. (Tutuklu’ya döner.) Ben adamın gözünü patlatırım! (Kız’a) Siz gidebilirsiniz. Kocanızı bana bırakın.

(Tutuklu Kız’a gitmesini işaret eder. Şaşkınlıkla deminden beri kombinezonla duran Kız ceketini giyer. Kız onlara baka baka kapıya yollanır. Tutuklu ona cesaret ve ümit ile bakar. Kız çıkar. Tutuklu onun arkasından bakar. Kapı kapandıktan sonra Komiser  Tutuklu’ya döner, kısık gözlerle süzer onu.)

Sakince Kız’  a da “git” işareti yapar Tutuklu. Ümitle bakar ona ki aklı burada kalmasın. Tutuklu’nun olgun halleri. Kız ise o dünyanın formatı ve üslubuyla karşılaşmış ve bundan irkilmiştir. Kız çıkar. Komiser, çapkın gözlerle süzer Tutuklu’yu.

Komiser: (hızla masasına gider oturur.) Gel buraya!

(Tutuklu, masanın önüne gider, durur)

Onun dediklerine uyar ama her zamanki sakinliği ve ketumluğu içinden bir uymadır bu. Cinsel açlığının, baskılara aldırış etmemesine yol açtığını söylemiştir Komiser’e ve böylece bu izni alabilmiştir. Halbuki bu açlığı az çok doyurabildiğinde, tersine, bunun eski direncine dönmesine yarayacağını düşünmekteydi. Öyle de olmuştur. Şimdi bu savaşı kazanan biri olarak o masaya oturacaktır. Komiser ise tam tersi birini bulmayı ummaktadır karşısında.  

Komiser: Ayakta durma, otur şöyle! (Tutuklu’ya masanın önündeki iskemleyi gösterir.) Otur!

(Tutuklu oturur, Komiser’in konuşmasını bekler.)

Komiser: Eee.. Şimdi başlayalım… Ta baştan.. Söyle bakalım..

0

  1. SAHNE
  2. – 31. Replikler arası
– Komiser üst bir amiri ile Öğretmen’in durumunu konuşur. – Komiser emrindeki bir polise, monofonla, Öğretmen’i getirmeleri ve Öğretmen’in karısını geldiğinde bekletmeleri yönünde emir verir. – Komiser başka bir üst amiri ile başka bir zanlının yakalanma operasyonu ile ilgili konuşur. Sonra Tutuklu’yu beklemeye başlar. (İskambil Kağıtları 1)
  1. SAHNE
  2. – 52. Replikler arası
– Tutuklu Komiser’in odasına gelir. – Tutuklu’nun karısının bugün Tutukevine gelecek olması ile ilgili başlangıç konuşmaları yaparlar. – Komiser’in polislik mesleği ve kendi polisliğiyle ilgili konuşmaları da olur.
  1. – 56. Replikler arası
– Komiser, Tutuklu ile karısını o odada görüştürebilmesinin, başka bir zanlının yakalanmasına da bağlı olduğunu söyler Tutuklu’ya.
  1. – 62. Replikler arası
– Komiser, Tutuklu’nun, karısının gelmesinden duyduğu heyecanı anlamaya çalışır.
  1. – 70. Replikler arası
–  Komiser, Tutuklu’nun evliliği hakkında sorguya başlar. Tutuklu bu konuşmanın dahi sorgu haline dönüşünden rahatsız olur ve Komiser’i durdurur.
  1. – 82. Replikler arası
– Konuşma, sorgulanma, tutukluluk ve yılgınlık durumuna ilişkin bir konuşmaya döner. İkisi de olduğunun tersine güçlü durmaya çalışırlar.
  1. – 107. Replikler arası
– Komiser konuyu Tutuklu’nun karısının gelişine getirir yine. Tutuklu’yu zayıf yerinden yakalamak istemektedir. Komiser, bu görüştürmeyi sağlayacak olmasından Tutuklu’nun hala şüpheli olmasına sinirlenir ve Tutuklu’yu kovar. (1. Kovma)
  1. – 119. Replikler arası
– Tutuklu kendini alçaltmadan kalmak için yalvarır. Komiser ise onun bu düşkün halini körükler ve bu durumdan faydalanmaya çalışır: “O bildiriyi ben yazdım de”. Tutuklu kendine gelir, Komiser’in onu karısıyla görüştürmesinin karşılığını anlamış olur. Komiser,  bu cinliğinin ortaya çıkmasından duyduğu rahatsızlığı üstte çıkarak ve bağırarak savurmaya çalışır. Tutuklu: “Kalayım mı?”
  1. – 179. Replikler arası
– Komiser “Kal” der ve yeni bir oyun kurmaya hazırlanır. ( iskambil kağıtları 2) Onu suçu üstüne almaya ikna etmeye çalışır. Tutuklu’yu: * İtiraf etmenin, onu tüm sıkıntılarından kurtaracağı * Hapishanede mahpus olmanın, Tutuklu olmaktan iyi olacağı * İtiraf etmekten başka da bir çare olmadığı yönünde ikna etmeye çalışır. – Tüm bunlara Tutuklu’nun da yanıtları vardır, o da: * Eşit olmadıklarını * Bilmediği bir şeyi söyletmeye çalışmak yerine delil bulmaları gerektiğini * Kendisinin suçlu olduğuna Komiser’in de inanmadığına inandığını * Burada gerçeğin aranmadığını, belirlenmiş bir kanaatin ona söyletilmeye çalışıldığını savunur. – Komiser, daha sonra Tutuklu’yu önce pohpohlayıp sonra suç öğretmeye de kalkar. En son tartışmaları alevlenir. Tutuklu biraz heyecanlanır.  Komiser Tutuklu’ya karısının gelecek olmasını hatırlatarak sakin kalmasını öğütler.
  1. – 182. Replikler arası
– Tutuklu, dengeli ve sükunetli halinden çıkar. İçinde tutmaya çalıştığı heyecanı onu yormuştur. Komiser’e durumunu açık eder.
  1. – 227. Replikler arası
– Komiser bu samimiyet anını geliştirmeye çalışır. Bunun üzerine Tutuklu’ya bir sigara uzatır. Ancak bu, sorgudaki ilk günde aralarında yaşanan bir şiddet anının hatırlanmasına yol açar. Komiser, bu korkuyu yatıştırmaya çalışır samimiyetle. Neden vurduğunu bilmediğini söyler. Tutuklu ise o günlerde bunu, Komiser’in onun ruhunu çöktürmek için yaptığına inandığını söyler. Komiser ise ama onun çökmediğini anlatır. Tutuklu da bunun üzerine son dönemde pek de o sağlamlıkta olmadığını söyler. Bunun nedeni olarak onu yiyip bitiren bu cinsel ihtiyaçtan bahseder. Komiser de bu durumun tam nasıl bir durum olduğunu anlamak için uğraşır. Tutuklu bu cinsel ihtiyacın onda sorguya ilişkin bir umarsızlık yarattığını anlatır.
  1. – 238. Replikler arası
– Tutuklu, aralarında o an geliştiğine inandığını düşündüğü samimiyete, hesapsızlığa güvenerek, onu karısınla görüştürme iyiliğini Komiser’in neden yaptığını sorar ve bunu anlamaya çalışır. Komiser’e inanmak ister. Ancak “tutuklu aktör” örneğinin sonunda Komiser açık verir: “ konuşacağını düşünürsek ( herkese istediğini) veririz.”
  1. – 242. Replikler Arası
– Komiser’in telefon görüşmeleri. İlk telefon konuşmasından, aranan zanlının yakalandığını anlarız. ( ki böylece Komiser odayı terk edebilecek ve Tutuklu odada karısıyla yalnız kalabilecektir.) İkinci telefon görüşmesinde bu haberi üstlerine iletir. Üçüncü telefon görüşmesinde de, başka bir üst amiri Tutuklu’nun durumunu sorar.
  1. – 284. Replikler arası
– Tutuklu Komiser’in “konuşturabileceksek istediğinizi veririz” demiş olmasından ve son telefon konuşmasının kendisiyle ilgili olduğunu anlamasından dolayı, yeniden, düşkünlük göstermese de yalvarır gibi Komiser’in kendisine bir oyun oynamayacağını anlamak ister.  Komiser sert çıkar. Karısınla yatması için bu iyiliğin ona yapıldığını başka bir nedenin olmadığını söyler. Tutuklu karısınla yatma hayaline kendini kaptırır. Soru işaretlerini unutur şimdilik. Komiser de Tutuklu’nun bu tutkusunu anlamaya çalışır. Tutuklu’nun “bu tutku, benim konuşmamam da etkili, artık sorgu beni etkilemiyor çünkü kafam başka bir yerde” savını anlamaya çalışır. Bu durumun doğruluğunu ve ona faydasını ölçer. İnanır.
  1. – 303. Replikler arası
– Komiser fikir değiştirir. Tutuklu’nun savına inanmaktan vazgeçer. Tutuklu’yu kovar. ( 2. Kovma) Gitmeden geri çağırır Tutuklu’yu. Kararsız kalır, düşünür, sıkışmıştır, sonra karar verir ve yeniden kovar. ( 3. Kovma) Ancak güçsüz durumdadır. Tutuklu onu köşeye sıkıştırmıştır.
  1. – 314. Replikler arası
– Komiser, Tutuklu’nun davranışlarını gözetletir ve sonunda çaresiz yeniden çağırtır Tutuklu’yu.
  1. – 333. Replikler arası
– Komiser, yeniden, Tutuklu’yu karısıyla görüştürmeye izin vermiştir. Tutuklu kazanmıştır. Komiser ise onu geri çağırtmış olmanın ezikliğiyle daha saldırgandır. Ama Komiser hala sürekli Tutuklu’nun üstüne gidip sürekli onunla oynamaya, çelişkili davranmaya devam eder. Tutuklu artık gücünü kaybeder ve bayılır.
  1. – 389. Replikler arası
– Tutuklu dayanma gücünü yitirmiştir. İtiraf mektubu yazdırmayı kabul eder. Komiser de yazar.  Ancak Komiser onun itirafını değil, “ben enayi miyim mi?” diye yazmıştır kağıda.
  1. – 415. Replikler arası
– Tutuklu önce şaşırır. Komiser’in bunu neden yaptığını anlamaya çalışır. Komiser, kendisinin onu inandıramamışken, onun kendiliğinden bu itirafı yapmış olmasından dolayı bu mektubu, onun söylediği gibi yazmadığını söyler. Tutuklu da, üçüncü telefon konuşmasını hatırlatarak, ona neden inanmadığını anlatır.
  1. – 457. Replikler arası
– Komiser ise yeniden kağıtları karar. ( iskambil kağıtları 3) Komiser, Tutuklu’yu merkezden istediklerini, ama onların göndermediklerini, onu konuşturamadığından dolayı yenilgiyi kabul ettiğini ve ona gitmeden son bir iyilik yapmak istediği için bunu yaptığını savunur. Sonra da tembihlerde bulunup çıkar.
0

2010 yazında Pınar Yılmaz’ın çalıştırıcı olduğu oyunculuk atölyesinde “İçerdekiler” oyunundan bir bölümü Esin ile çalışıyoruz. O günden itibaren, “İçerdekiler”i oynama fikrimiz var. Ancak Komiser’in ve dış gözümüzün kim olacağı hala belirsiz. En son Eylül ayında biz Esin ile Komiser ve dış göz meseleleri netleşene kadar boş durmayalım istiyoruz ve 2.perdenin kalan kısmını çalışarak devam etmeye karar veriyoruz.

Bu yazışmalar, Esinle ve projeye dâhil olması muhtemel Esa üyeleriyle bir oyun çalışmasına karar vermiş olarak ilk yazışmalar, iyi niyet temennileri.

Onur Aysoy  16/09/2010

Arkadaşlar görüşlerinize açmak üzere hayal ettiğim çalışma süreci şöyle:

Oyunculuk için hedeflediğimiz kıstasları çalışma sürecimize ve ilişkilerimize de yansıtalım. Yani bu süreç boyunca yalınlaşalım. Oyunculuğumuzu da, arkadaşlığımızı da, samimiyetimizi de açık ve yalın hale getirmeye çalışacağımız bir süreç olsun bu. Sahnede nasıl ki birbirimizi dinlemeyi ve numara yapmamayı deneyeceksek, gelin bunu hayatlarımız için de deneyelim. Gerçekten dinlemeyi, anlamayı ve iletişebilmeyi deneyelim.   

Diğer bir nokta, bir şeyler değişsin bizde ve hayatımızda. Örneğin kesinlikle çalışma tam saatinde başlasın, hedeflenen tarihlerde hedeflenen sahneler çıksın. Oyun günü tam konsantrasyon sağlayalım. Belli oyuncu prensipleri edinelim. Fuayemiz başka türlü olsun mesela.

Oyun içinse tek bildiğim kıstas şu: Doğal ve samimi olması oyunculukların ve giderek daha büyültmek hedefi. Daha temiz olması, savruklukların giderilmesi, tümden oyunun aksiyon çizgisinin, temposunun ayarlanması vs.

Aklıma gelenler bunlar. Tanılcım Cumartesi konuşalım. Öpüyorum ikinizi de.

Esin Yüksel  16/09/2010

Ben güzel bir iş çıkabileceğine inanıyorum. En önemlisi yazdıklarını okuduğumda içimdeki en büyük his rahatlık oldu zira bizi sıkan ya da zorlayan kuralların, kıstasların, koşuşturmacanın dışında bizi rahatlatan verimli zevkli bir zaman dilimi olacakmış gibime geliyor. Bahsettiğim kıstas kural ya da koşuşturmaca derken teatral sıkıntılardan bahsediyorum. Olağanından oluşmuş, gönüllülük esasına dayalı, çok zamanında başlanmış, ballı şekerli bir proje olurmuş gibime geliyor bana.

Konuşuruz yine ayrıntılı
Sevgiler…

Çalışma takvimlerine hiçbir zaman tam olarak uyulmuyor. Ama hepsinde belirlenen yere yakın, bazen de belirlenen yere kadar o perde çalışılıyor ve her çalışma takviminin sonunda Esa(Ege Sanat Atölyesi) ve Eütt(Ege Üniversitesi Tiyatro Topluluğu)’ye gösterim yapılıp fuaye alınıyor.

Bu ilk dönem çok sıkıntılı geçiyor. Bu dönemin sonunda, oyunu atölyede oynamak fikirleri gelişmeye başlıyor.

“İÇERDEKİLER” 2.PERDE ÇALIŞMA TAKVİMİ

26.09.2010         PAZAR (13-16.00)            ATÖLYE 45.-55.sy             Tekrar

02.10.2010         CUMARTESİ ( 11-16.00) M.EREL/ATÖLYE              55.-61.sy             Açelya ile ısınma

03.10.2010         PAZAR( 12-16.00)            ATÖLYE 55.61.sy             

06.10.2010         ÇARŞAMBA(19-22.00)     M.EREL/ATÖLYE              45.61.sy              ESA’YA GÖSTERİM(21.00’da)

13.10.2010         ÇARŞAMBA(19-22.00)     M.EREL 45.-61.sy –eleştirilerden hareketle elden geçirme               Açelya ile ısınma

16/17.10.2010*               CUMARTESİ/PAZAR(11-16.00)     M.EREL 61.-69.sy             Açelya ile ısınma

20.10.2010         ÇARŞAMBA(19-22.00)     M.EREL 61.-69.sy            

23/24.10.2010*               CUMARTESİ/PAZAR(11-16.00)     M.EREL 45.-69.sy             Açelya ile ısınma

27.10.2010         ÇARŞAMBA(19—22.00)  M.EREL 45.-69.SY            ESA’YA GÖSTERİM(21.00’da)

03.11.2010         ÇARŞAMBA(19-22.00)     M.EREL 45.-69.sy –eleştirilerden hareketle elden geçirme               Açelya ile ısınma

07.11.2010         PAZAR(13-16.00)              M.EREL 69.sy’dan tiradın sonuna kadar 

10.11.2010         ÇARŞAMBA(19-22.00)     M.EREL 2.perde sonuna kadar   

13.11.2010         CUMARTESİ(11-16.00)    M.EREL 2.perde genel prova      

20.11.2010         CUMARTESİ(11-16.00)    M.EREL 2.perde genel prova       ESA’YA GÖSTERİM(15.00’da)

*”Eskicinin Tazesi” provalarına göre belirlenecek.

Ve Pınar’la yazışmalar başlıyor. Pınar bu sırada Londra’da. 2011 Haziran ayına kadar orada ve Moskova’da. Ama her Türkiye’ye geldiğinde bizimle çalışıyor.

Onur Aysoy  13/12/10

Sırf sana bir şey yazabilmek için yarına “İçerdekiler” ekibiyle toplantı ayarladım 🙂 Merak ettiğin üzere ekipteki Komiser: Kerem.(Yalnız açık fikirlerini burada yazma ki Kerem duymasın:) Neler yaptığımıza gelince; hemen hemen hiç ilerleyemedik diyerek bütün ümitlerini yok etmek istemiyorum. Ama az çok öyle. Sahne sorunumuz, bizim onun arkasına biraz saklanmamız, senle çalıştığımız kısımdan sonraki bölümde uzun süre tıkanmamız, iki kişilik çalışmanın yarattığı düşüşleri söyleyebiliriz hafifletici nedenler olarak.

En moral bozucu olan ise, son yaptığımız gösterimde kimse Tutuklu’ya “inanmadı”:(((( Ben de inanmadım gerçi:) 

Pınar Yılmaz  15/12/2010

Hıııımmm, niye öyle oldu, bu oyun tek nefeslik bir oyun aslında ya da iki nefeslik diyelim… En azından Tutuklu-Kız sahnesini bir akıtsaydınız baştan sona. Nasıl çıkıyor içinizden, bir sahnede olduğunuzu unutup… Karakterleri içinize yerleştirip oyunculuğunuzda samimiyete erişmeyi hedefleseniz mesela… Bir yaşasanız o anları… Sonra o anlar sizi nereye götürmüş, teksti nereye çekmiş, onları bir analiz etseniz… 

En fazla masa sandalyenin sığacağı ve biraz da dolanmalık bir alan lazım, niye sahne bu kadar öncelikli ihtiyaç ki? Bence tam tersini yapın. Bir kapanın önce. Tutuklu’nun yaratacağı atmosferin yoğun ve gergin olması lazım. Küçük bir odada çalışın bunu yakalamak, bunun içinde sıkışmak için. O hava her jesti tutuk hale getirsin. Eğer oyuncuların zaman problemi yoksa ihtiyaç duyduğunuz her şey elinizde şu an. Tutuklu ve Kız. Bu karşılaşmayı yaratın kimlikleri içerisinde. Ciddiyim, çok küçük bir odada çalışın. Tutuklu’nun -1 sene mi geçirmişti içerde- aşina olduğu koşulları/açıları/mesafeleri/kokuları bir yoklayın… Ve Kız’ı bunun içerisine sokun. Tamam Komiser’in odası daha büyüktür hücresinden ancak Tutuklu kendi hücresinden konuşuyor olacak ilk etapta (mecazi anlamda). Mesela Esin’le küçük bir odada saatlerce bir arada kalın. Konuşmayın. Konuşmayı küçümseyin bir süre. Aklınızdan geçenleri söyleseniz ne olacak sanki hesabı… O odada mevcut biyolojinizle ne kadar kalabiliyorsunuz? Konuşmadan ne kadar kalabiliyorsunuz? Aklınızdan geçenleri söyleseniz ne olacak? Ne değişecek? Ve bu çalışmayı ayrı ayrı da yapın. Yanı sıra tek tek yapıp birbirinizi izleyin. O hücreyi bir yaratın. Çünkü Tutuklu’nun Komiser’e ve Kız’a söylediği her şey Tutuklu’nun o hücrede yarattığı/kani olduğu şeyler. Oranın kokusunu/dokusunu/rengini/rutubetini hayal edin ve gerçek kılın reaksiyonlarınızla… Start noktası hücre. ( Biz buna yönelik bir çalışma yapmıyoruz. Ama Pınar geldiğinde buradan başlıyor. Beni hemen hemen her çalışmada uzun bir süre, Esin’le Kerem’i de birer kez bir saat boyunca hücrede bırakıyor.) Laflar değil. Ve Kız da Tutuklu’nun hücresiyle karşılaşacak. Laflarıyla değil. Lafları zaten anlamıyor. Neden anlamadığını düşünün. (Tutuklu’dan kaynaklanan sebeplerin yanı sıra Kız’dan kaynaklanan sebepler de var tabi ki ve de asıl çatışma bu zaten) Bu ikisinin karşılaşmasında hangi iki dünya çatışıyor?

Dışarıdayken edinilmesi zor bir deneyim içerisinden konuşuyor/düşünüyor olması lazım Tutuklu’nun. Bunu da denemeden, o ‘içeri’ koşullarını yaratmadan yalandan oynamayın.

Niye yapıyorsunuz bu oyunu hatırlayın. Gerçekçi oyunculukta sonuna kadar gidebilmek için. Oyuncu olarak kendi kimliğinden/becerilerinden başka bir karakter yaratabilmek adına vazgeçebilmek için. Oyunculuk için. Bunun tadına bir oyuncu olarak varabilmek için. Sahne/reji/seyirci bunlar ikincil planda kalması gereken şeyler şu etapta. Karakterle beraber kendi yolculuğunuza çıkmadan veya çıktıysanız belli bir yol almadan başkalarını (seyirci) inandırmak için oynamanın bir manası yok. Ayrıca bu iş, emek ve zaman ister. Bunu kendinize tanıyın. Tesadüfen 1-2 kez olabilir ama maharet bunu her ihtiyaç duyduğunuzda bir oyuncu olarak anında becerebilmek. Bu oyun bunu becerebilme süreci değil miydi? Bunu denemek için yapmıyor muydunuz bunu? Top oyunculularda ve oyuncuların kendi süreçlerinde şu an. Orayı kabaca geçip tesadüfî sonuçlar almaya veya topu seyirciye atmaya çalışmayın. Bu oyun öncelikle oyuncu ve oyunculuk için çalışılan bir oyun. Oradan sağlam 3 oyuncu ve 3 oyunculuk yaratımı çıkarın, rejisi yapılır.

Keyifle, keşfede keşfede, zevk alarak, zorlanarak, alışkanlıklarınıza meydan okuyarak zengin bir deneyim haline getirin bunu, rol tasarımı peşine düşün, rol yapma tuzağına düşmeyin ve her şeyi bir oyuncu olarak kendiniz için yapın, kendinize beceri olarak ekleyebilmek için…  Ayyy böyle, onu yapın bunu yapın gibi iğrenç bir söylem oluştu burada, o söylemin antipatisine kapılmadan işinize bakmanızda fayda var.

Pınar Yılmaz  15/12/2010

Onur, sizin evde küçük bir oda var, benim uyuduğum oda. İşte her gün biraz takıl orada, sonra Esin’le de takılın. 

Atölyedeki oyun atmosferini Muhittin Erel sahnesinde hissedemediğimiz için, Muhittin Erel sahnesinin sürekli dolu olmasından bıktığımız için oyunu atölyede oynamaya karar veriyoruz. Ayrıca hedeflediğimiz oyunculuk için, atölyede seyirciyle dip dibe oynamanın daha zorlayıcı olacağını düşünüyoruz sonradan. Seyircinin konumlanması ile ilgili tartışmalar başlıyor.

Pınar Yılmaz  23/01/2011

Şunu düşündüm: Gerçekçi oyunculuğu ve naturalistik sahnelemeyi ürettiği dünya görüşüne rağmen sanatsal anlamda yaratıcı kılan şey oyuncunun seyircide oyun süresince yavaş yavaş parça parça özdeşlik hali yaratabilme becerisi. Bu nedenle gerçekçi oyunculukta hala bir yaratımdan söz edebiliyoruz.

Niye yukarıdan izlense oyun daha iyi olur gibi bir hissim var diye size yazdığımdan beri düşünüyorum, Buldum sanırım. Bu oyun metin seçimi itibarıyla nasıl bir sahneleme ve oyunculuk üreteceğini daha başından kaba hatlarıyla da olsa belli etmiş durumda zaten. Bu metin, aman allah değişiklikler yapılmayacaksa bu şekilde oynanacak. Tamam. Bu net kabul üzerine o zaman sıra rejiye geldiğinde seyircinin oyuncuyla özdeşlik kurabilme şartlarını didiklemek gerekiyor. Atölye gayet hoş bir fikir bence. Bunun üzerine şunu öneririm ben: Gerçekten de seyirciyi asma kata (5 kişi mi alıyor tamam) ve de merdivenlere alın (orası da herhalde 5-10 arası alır diye tahmin ediyorum, özellikle her basamağa 1 seyirci gibi düşünüyorum) ve de her 2 seyirci arasında boşluk bırakın özellikle, toplu halde izleme ediminin konforunu vermeyin seyirciye, “İçerdekiler”i TEK BAŞINA izlemeye maruz bırakın ve bunu seçecekseniz oyun süresince de bu hali iyice kışkırtmak adına numaralar çekin. (rejiye diyorum, oyuncuya değil numara kısmı) Şimdi bir şey söyleyemiyorum, bilemiyorum. Tutuklu’nun bulunduğu alana asla 3. göz olarak yaklaşmasına izin vermeyin, o alana girmenin tek yolu Tutuklu’nun bedeninden geçsin. Seyirciyi Tutuklu’nun gözleriyle görüp, onun beyniyle düşünmeye zorlayın. Oyunla tek iletişim kurabilme yolu bu olsun, bir tek bu kanalı açık bırakın, onu buna mahkum edin.

Oyunculukta muazzam bir 4. duvar gerekecek. Kat be kat. Bir de tabii riskli de bir yandan, bir anlığına da olsa orda olmamayı kaldıramayacak bir kurulum. Ama denemeye değer bence. Ne kadar içinize alırsanız (oyunu/karakterleri) seyirci için o kadar çok malzemeniz olur.

Oyun süresince seyircinin bu karakterleri tüketmemesi adına çok incelikli donatmak gerekiyor. Oyunculukları, milim milim hesap yapmak lazım, nerde ne açığa çıkacak, nerde ne gizlenecek, nerde ne gösterilip de verilmeyecek hakikaten (bu deyim o kadar iğrenç değilmiş aslında, bence doğru) ve tüm bu psikolojik/duyusal durumlar görsel ve işitsel donanımlarla sahnede gerçekleştirilmeyi nasıl haklılaştıracak. (sahnede görsel/işitsel/duyusal olarak % 100 nasıl vurulacak)

10 veya 15 kişiye oynanacak her oyun. E gişe kaygısı mı var? Yok. Bu bir paylaşım. Esa’nın o anda orda bulunan insanlarla paylaşımı ve gerçek olmalı bu paylaşım. Seyircide de bu gerçeklik hissini oluşturabilmek ona yardımcı olmak lazım. Seyirci koşulları iyi hazırlanmalı, tesadüfe bırakmadan, her durumu hesap ederek, onu en iyi nasıl oyunla birlikte orda tutmanın yollarını bularak. Yani özetle bir şeyi yapıyorsak önce kendimiz inanarak ve de sonuna kadar gidecek cesaretle çalışmak lazım.

Yazım hataları olabilir, acil acil yazdım. Yarın sabah Ortodoks kilisesine gideceğim, 9:10 ayinine. Randevu aldım. Kiliseyi aramak!!

Onur Aysoy  23/01/2011            

Pınarcım, Çarşamba günü gösterim ve ardından oyun üstüne sohbet var. Sanırım sahneleme de konuşulur. Ben bundan bir çıktı alıp gideceğim. Bizi ve oyunu oradan düşünmene bayılıyorum. Eline sağlık, Seyirci-Tutuklu ilişkisi üzerine yazdıkların değerli gerçekten, üzerine düşünmek gerek, ancak seyirciyi asma tavana almamız fiziksel şartlar açısından mümkün değil gibi. Çünkü biz alt katta dip tarafta oynuyoruz, kapı falan da o tarafta ya. Ama tabi o da değiştirilebilir ama sanki zor. Neyse zaten öncelikle yapılacak rejinin dramaturjisini kurmak önemli.

Bu arada 2.perde bitmek üzere. Bir tek benim sondaki uzun tirat kaldı. Biraz aynılaşıyor giderek Tutuklu ona takıldım bu ara. Senin izlediğin ilk bölüm kadar, harekete geçirici alt metinler bulamadım her yerine metnin. Ama bu ara bir tatilimiz olacak.(Okullar tatil, Kerem ve Esin bir süre yoklar) O arada, hem alt metinlerimi ve 2. perdedeki Tutuklu’nun çizgisini yeniden sahne üstünde  tek başıma elden geçireceğim, tiradı da o ara hallederim diye düşünüyorum. Bunun dışında, Kız üstüne epey çalıştık, Kız’ın alt metinlerini ve perde boyuncaki değişimlerini, ruh halini irdeleyip bir çizgi oluşturduk. En son aldığımız haliyle hepsini şu an sahnede göremesek de veya tam olarak yedirilmemiş olsa da Kız’ı anlamış durumdayız diyebilirim. Bir de Kerem’in dediklerinden hareketle benim mekânla ilişkimi geliştirdik. Komiser’in masasındaki tavırlarım, saatle kurduğum ilişki, kapı ve pencereyle kurduklarım. Hepsinin alt metinlerini çıkardık ve bunları da az çok sahnede görüyoruz. Bir de sahnede ikimiz arasındaki ilişkilenme azalmıştı Kız’la ve bu yönde de eleştiri almıştık, onu da düzelttik gibi. Ama tüm bunlara ilişkin inandırıcılıkta bir problem var hala, ilk gösterimimize nazaran.

Böyle işte, Kerem’in sahnelere dönüşüyle sanırım her şey daha iyi olacak:)

Onur Aysoy  23/01/2011            

Bir de şu dediğin benim de epeyce kafamı meşgul ediyor: “Oyunculukta muazzam bir 4. duvar gerekecek. Kat be kat. Bir de tabi riskli de bir yandan, bir anlığına da olsa orda olmamayı kaldıramayacak bir kurulum”
İlk gösterimde bir an ondan sonraki gösterimlerde birçok an orda değildim. 

Pınar Yılmaz  24/01/2011

Lokal rol çalışması için önerilerim:
– Bedensel merkez ve psikolojik jest egzersizleri derinlik ve çeşitlilik kazanmanda yardımcı olabilir.  (Açelya-Uçan- seni çalıştırabilir, bu egzersizlere gayet hâkim durumda)

– Yanı sıra bir de şunu dene derim: Karakteri at bir tarafa. Tüm laflarını, hallerini, tepkilerini Onur olarak akıt. Yani karakterin dramatik koşullarını oluşturan her şeye kendi mevcut koşulların içerisinden reaksiyon göster. Böyle bir akıt rolünü, bu mümkün mertebe belli bir akıcılık ve canlılık kazandıracaktır. (Tutuklu’yu tamamen at, ayık ol bu konuda, oynuyor olma hali ile bir başkası olma hali birbirine karışmasın, silkelen Tutuklu’dan) Sonra Onur grafiğindeki sıçramalar, titreşimler, ‘en’ anları (daha doğrusu işine yarayacağını düşündüklerini) bu kez al Tutuklu’nun içine koy. Tam bir kap değişimi aslında. (bilmem açık oldu mu?)

– Denetleme çalışması: Laflarını başından sonuna kadar saptadığın vurgular, artikülasyon, esler, ses kullanımı her şey dahil olmak üzere bir akıt. Metninin sesini duy. Sese kulağınızı kapamayın. O ses de bir yaratım aracı. Onunla da yaratın. Metnin söyleniş kompozisyonunu çıkarın. (Ses+iç aksiyonun birlikte tasarımı)

– Son olarak, oynarken koptuğun anlarda kendi kendinin ‘O/Tutuklu’ olduğuna inanma süreci karşındakinin ‘O’ (Komiser veya Kız) olduğuna inanma sürecinden daha uzun sürer genelde. Bu sebeple karşındakinin ‘O’ olduğuna inanarak rolünü geri kazanmaya çalış. O’nun ‘O’ olmasına verdiğin reaksiyonlar seni ‘O’ yapsın.

– Bir kayıt bir şeyler yapın da buradan boş boş konuşmayayım.

(Yanı sıra Atölye’nin zahmetli görünen dönüştürüm zımbırtısını lehinize de çevirebilirsiniz. Mesela oyunu farklı yükseltilerde kurma/tutma: Ben bunu keyfen yazıyorum şimdi buraya evet ama Atölye’de oynanacaksa bu oyun biraz bir uçup kaçmak lazım sanki atölyenin sınırlarını değil de sabit bir sahne olmadığından sınırsızlığını görmek lazım belki de…)

20 Kasım 2010’da bitmesi planlanan ilk çalışma dönemi; oyunu Atölyede oynama kararından dolayı yeniden Atölyeye dönüşümüz, Atölyenin kullanımını organize edemememiz, bizim zaman zaman yaşadığımız isteksizlikler nedenleriyle Ocak 2011’e sarkıyor. Bu sürecin sonunda yapılan fuayeye ilişkin notlar…

İÇERDEKİLER – OCAK 2011 GÖSTERİMİ

Eda Dinler Bolatoğlu – İlk kez izleyen biri olarak, bu kadar dip dipe oynarken ve arada dil sürçmeleri de olmasına rağmen kopulmadığını gördüm. Bu önemli dedi.

Yücel Kızılöz– Oyunun ilk perdesini ve sonunu sordu. Bunun üzerine, duygusal patlamalarının dışında, akıl oyunları ile Kız’ı bilinçli ve planlı olarak kendi isteğine getirmeye çalışan bir Tutuklu olması gerektiğini söyledi.  Ancak izlediği şey de, Tutuklu’nun yönlendirmelerinin daha çok o an gelişen şeyler olarak geliştiğini ve kontrolü elinde tutan bir adam olarak algılayamadığını, bu noktada bir eksiklik hissettiğini söyledi. Kız’da ise, Tutuklu’nun akıl oyunlarına ilişkin git gelleri pek görmediğimizi söyledi.

Açelya Uçan – Temel olarak burada olma durumunun seyircide çok oluşmadığını söyledi. Ayakların yere basmadığını, mekânla ilişkinin kurulamadığını, gerçeklik hissinin eksik kaldığını söyledi.  Kız da “normal”in sesini daha güçlü duymamız gerektiğini, Esin’in ise, hepimizin de anormal karşılayacağı bir enişteden gelen isteklere olan tepkilerinin net olmadığını, örneğin “bunları konuşmamız anormal olmuyor mu” derken gerçekten bunu anormal karşılayan bir kimliğe bürünmüş birini göremediklerini söyledi. Tutuklu’nun da, zorbalaştığı, kendi idealist kimliğinden sıyrıldığı yerleri daha keyifle izlediklerini; bunun gibi olan başka yerlerin de metinde olduğunu ama bunları sahnede görmediklerini söyledi. Tutuklu’nun tüm bu akıl oyunlarını,  Kız ile yatabilmek için sürdürdüğünü Onur’un unutmaması gerektiğini, böyle olmadığında, Tutuklu’nun idealist görünümünün kırılmadığını söyledi. Ayrıca, tüm mekânın daha çok kullanılması gerektiğini, mizansenlerin çeşitlenmesi gerektiğini ve oyun zamanının metindeki gibi yarım saatle sınırlı olmasının önemli olduğunu belirtti.

Ali Ersan Karadeniz – Tutuklu üzerinden içeride olmak dışarıda olmak durumlarının yarattığı derin izleri daha belirgin görmeliyiz dedi. Tutuklu’da Komiser’in izlerini, bu izlerden kendisinin de rahatsız olduğu anları görebilmek gibi.

Damla Duru– Kız’ın son gösterimden bu yana, değişimlerinin daha belirgin hale geldiğini ve daha iyi bulduğunu söyledi. Gerçeklik hissi ile ilgili ise, nesne kullanımının ve mekânla temasın önemli olduğunu, bunun gösterilen şey de pek olmadığını söyledi. Örneğin Tutuklu’nun masadaki tozu silmesi gibi ayrıntıların arttırılması gerektiğini söyledi. 

Cem Öntaş– Tutuklu’daki ilk kırılma anının neresi olduğunu göremediğini söyledi. Gösterimde en çok oyuncuların hiç konuşmayıp karşıya baktıkları yerleri sevdiğini söyledi. Bir de, Tutuklu’nun Kız değiştikçe Kız’da biraz da kendisini görmesi gibi bir şeyin sahnede nasıl görünür kılınabileceğine ilişkin bir tartışma açtı.

Edip Deder – 2.perdenin sonunun oyun boyunca süren tartışmaları gereksiz kıldığını, sonun değiştirilmesi gerektiğini söyledi.

Tatil, gidip gelmeler, toplantılar, okumalar derken Şubat tatilimiz Mart sonuna kadar uzuyor. Mart sonu Pınar da burada. Verimli bir dönem başlıyor. Ben işten izin alıyorum, Kerem boş (zaten haftada 23 dakika çalıştığı için:), Esin de çalıştığı okuldan çıkıp dâhil oluyor gündüzleri. 1. sahnenin ön çalışmaları, 6-7 tane doğaçlama, uzun uzun 1.perde giriş çalışmaları, 2.perde detay çalışmaları, geceleri de tiyatro ve oyun üzerine sohbetler. Yani aşağıdaki plan yine tutmuyor. Ama bu sefer daha çok çalışıyoruz planlanandan.

Mart Nisan 2011 Çalışma Takvimi

30 Mart Çarşamba – Esin, Onur – akşam 20.00 a kadar. (oyun var)Ben işten erken çıkmaya çalışacağım.

31 Mart Perşembe – Kerem, Onur – akşam 20.00 a kadar. (oyun var)Ben işten erken çıkmaya çalışacağım.

2 Nisan Cumartesi –  Kerem, Onur / Esin, Onur

3 Nisan Pazar – Kerem, Onur / Esin, Onur

4 Nisan Pazartesi – Esin, Onur

6 Nisan Çarşamba – Kerem, Onur

8 Nisan Cuma – Kerem, Onur

9 Nisan Cumartesi – Kerem, Onur / Esin, Onur

11 Nisan Pazartesi – Esin, Onur

13 Nisan Çarşamba – Kerem, Onur

15 Nisan Cuma – Kerem, Onur

16 Nisan Cumartesi – Kerem, Onur / Esin, Onur

19 Nisan Salı – Esin, Onur

20 Nisan Çarşamba – Kerem, Onur

22 Nisan Cuma – Kerem, Onur

23 Nisan Cumartesi – Kerem, Onur / Esin, Onur

24 Nisan Pazar – Kerem, Onur / Esin, Onur

26 Nisan Salı – Esin, Onur

27 Nisan Çarşamba – Kerem, Onur

29 Nisan Cuma – Kerem, Onur

30 Nisan Cumartesi – Kerem, Onur / Esin, Onur 29 1 4 5 11 2129 1 4 5 11 21

Çalışmalar verimli geçince artık herkes daha istekli. Biz oyun provaları dışında, oyunculuk çalışmaları da yapmak istiyoruz. Pınar da hem Esa’nın diğer üyelerinin de dâhil olabileceği eğitim çalışmaları hem reji için ayrı bir çalışma programı hem de oyun kadrosu için ayrı çalışmalar içeren taslak bir program yolluyor. ( linki) (Bu taslak program içinden hangilerinin yapıldığı, çalışmaların olduğu linkten görülebilir.)

Esa üyelerinin de katıldığı bu çalışmaların ilki 2011 Mayıs ayında Açelya tarafından yaptırılıyor. Hatırladığım kadarıyla İlknur Yıldız, Ali Ersan Karadeniz, Tanıl Levent, Damla Duru, Firdevs Alkan     ( birkaç çalışma) ve bizim ekip çalışmalara katılıyor. Ama yine planlanandan önce kesiliyor çalışmalar: Ali İstanbul’da memurluk kazanıyor, Ali ve Açelya İstanbul’a taşınmak üzere buradaki işlerine yoğunlaşıyor. Başka kişisel mevzular sıkıntı yaratıyor.

Aşağıdaki yazı bu çalışma taslaklarını bize yolladığı gün Pınar’ın attığı mailden.(link)

Pınar Yılmaz  23/04/2011

Not 1: Oyunculuk çalışmalarını ortalama 3 kişilik hazırlıyorum, ekstra katılan olursa ona göre düzenleyin lütfen, bir de ben genel olarak belli bir sıraya koydum ve 3 ayrı grubun çalışmalarının paralelliğini de gözetmeye çalıştım, ancak daha işlevsel hale getirmek gerekebilir, gereğini yapın o durumda. Bir de doğaçlamaların koşullarını, hedeflenen şey baki tutulmak üzere değiştirebilirsiniz.

Not 2: Yeterince açık olmayan çalışmalar varsa konuşalım konuşalım.

Not 3: Bir de şunu söylemem lazım, şimdi bu çalışmaları kendim bile yaptıracak olsam zaman zaman değişiklikler yapabilirim. Yani oyuncunun o günkü durumu, bir önceki çalışmadan alınan/alınamayan verim her şeyi değiştirebilir. O sebeple sağduyunuza güvenerek gerekli değişiklikleri yapın. Ben aslında bu programı bir taslak program olarak gönderiyorum, öyle düşünün. Bir de tabi öngöremediğim şeyler de olabilir. O durumlarda da gerekli müdahaleleri siz yapacaksınız artık.

Not 4: 14 haftayla sınırlamamın sebebi yazın 1 ay çalışma yapılmayacak olması bilgisi. Yine yukarıda yazdığım gibi her şey orda şekilleniyor/şekillenecek.

Not 5: Yanı sıra bu çalışmaları çıkardığım genel çalışma listesi Açelya ve Zafer’de var, ben bu süreçte en çok faydalı olacağını düşündüklerimi seçtim ama yine koşullar gereği o genel listelerden de faydalanılabilir ya da farklı odaklı çalışmalara ihtiyaç duyulursa yine konuşalım…

Not 6: Oyuncular Açelya’nın yaptıracağı doğaçlama çalışmalarını dikkatle okumasın lütfen. Ben bilginiz olsun diye hepinize yolluyorum ama o çalışmaların kesinlikle önceden kurgulanmadan alınması gerekiyor. Okuyun ve hemen unutun. Unutarak da, Zafer’in, Esin’in hücrede aldığı çalışma üzerine ‘umarım unutabiliriz öğrendiklerimizi’ dileğine bir selam çakın.

Not 7: Eksik gedik, zaman kaymaları olacaktır illa ki. Haberleşelim. Zevkli çalışmalar dilerim.

NOT 8: Maili aldığınıza dair yazarsanız sevinirim, kime ulaştı kime ulaşmadı derdine düşmemek adına…

Pınar’ın attığı taslak programın uyarlanması ve planlanması zaman alıyor. Esa üyeleri ile yapılan çalışmalar kısa sürede organize ediliyor ve 1 Mayıs’ta başlıyor. Oyuncuların kendi çalışmaları ise oyunun çıktığı 2012 Ocak ayına kadar hep yeniden revize ediliyor.

Dramaturji kısmı için;

Zafer bu tarihe kadar daha çok oyuncu kadrosu ve Pınar’la yürütülen metin incelemelerinin, kendisine aktarılmasını istiyor. Kendi okumaları üzerinden bunları bilerek bir sunum yapmak istiyor çünkü. Önce birlikte oyunun genel anlatısına giden en ufak detayları, karakterlerin özelliklerini, “değişmek” ve “değiştirmek istemek” üzerine yüklediğimiz anlamları konuşuyoruz. Bu konuşmada oyunun genel olay örüntüsünün oluşturduğu anlamlara dair ve oyunun sonuna dair (Kız’da bir şeyin değişmesi gerektiği, Tutuklu’nun da orijinal metindeki kadar bir iç dengeye ulaşmaması gerektiği gibi) belli fikirlerde uzlaşıyoruz.

Bunun üzerine kısa bir süre sonra Zafer başka noktalardan bizim için daha sonra gayet açıcı olacak sunumunu yapıyor bize.(link)

Reji kısmında ise, Zafer Menek reji sorumluluğunu alıyor. Esa üyelerinden Açelya Uçan- İstanbul’a gidene kadar- Fırat Özmen Akıncı ve Damla Duru da yine zaman zaman çalışmalara gelip çalıştırıcılık yapıyorlar süreç içinde.

Aşağıdaki maillerde, tüm bu organizasyon döneminin başlarında Pınar’a çok soru sormamız sonrası Pınar önerilerini ayrıntılandırıyor. Zafer de maça artık daha fazla dâhil oluyor.

Pınar Yılmaz 28/04/2011

Benzer kaygılarla Onur ve Zaferden aldığım maile cevaben: (Açelya’ya da bilgisi olsun diye)

Onur:

Genel oyunculuk-doğaçlama çalışmalarını fazla sayıda kişi olmayacağı için (Esa’nın tümü katılsa bile fazla sayıda değil, çünkü o doğaçlamalar 5-15 dakikalık şeyler) hedeflenen amaçlara ulasana kadar tekrar tekrar alacağınızı hesaplayarak sadece o güne koydum. Bu çalışmayı ucu açık yapın dememin sebebi de buydu zaten. Hesaplanan şekilde yapılırsa o gün bol bol iyileştirme-düzeltme şansınız olacak diye tahmin ediyorum. Bunun dışında eğer kendi gününüzde (oyuncuların günü) vaktiniz olursa tabii ki ekstra doğaçlama yapın. Aslında sizin için hazırladığım programda 7. haftadan itibaren doğaçlamalar başlıyor (9. hafta hariç) ancak öncesinde de yapmak isterseniz kendi gününüzü 1 saat uzatıp yapın derim. Gerekli alıştırmaları hazırlarım tekrar. Bugün mesela çok güzel doğaçlamalar öğrendim. İlk 6 hafta oyuncuların yapacakları iş ise karakterlerini metnin verdiği hiçbir veriyi kaçırmadan tanımaya anlamaya çalışmak. Yani o karakterleri sizden iyi kimse bilmesin. Bu kadar içli dışlı olmak için mesai harcamak. Bazen gerekli zaman harcanmadan hedeflenen şeylere ulaşılamayabilir başka her koşul tamamlanmış olsa da. İşte ben de ilk 4 hafta bu karakterlerle nihayetinde teatral olarak bir takım sonuçlara varmak üzere olmasa da (kısa vadede) vakit geçirin diyorum. Zaman, kesinlikle ilerletici ve yakınlaştırıcı bir faktör oyunculuk-karakter çalışmasında.

Onur-Zafer: 

Reji-dramaturji gününün ilk 4 haftasını sadece beyin patlatmaya ayırmamın nedeni hem oyunculara henüz kimse tarafından izlenmeden kendi yaratımlarını oluşturma fırsatı vermek, hem de oluşturacakları karakterleri hangi dramaturjik ve fiziksel zeminlerde oluşturacaklarını Zaferle birlikte nihai olarak belirlemek. Şunu gözetiyorum: Oyuncular izlenmeden-yargılanmadan-doğru yanlışla törpülenmeden önce bir kendi yapabilirliklerinin farkına varsınlar, karakterleri hiç olmayacak yerlere çeksinler ki sahne altından yapılacak tercihlere diğer bütün şeyleri denemiş oyuncular olarak olur versinler ve de zorlanmasınlar. Ve de hatırlayalım bu oyun öncelikle oyunculuklarımızı geliştirmek amacıyla çalışılıyor. Yani bu oyun çıktığında en azından bu 3 oyuncu bir karakteri nasıl çıkaracaklarını biliyor ve de bu bilgiyi aktarabiliyor olmalılar. Bu soru cevaplanamıyorsa 14 hafta sonunda oyun bile ertelenebilir bence. Çünkü bu oyunun nihayetinde öncelikle bu 3 kişiye ve dolayısıyla Esa’ya faydası olması gerekiyor. Bir sonraki oyunda bu 3 kişi karakterleri çalıştırıyor olamadıkları takdirde oyun işlevini yerine getirememiş olur bence.

Ayrıca bence dramaturjinin ilk 4 günü bir projeye başlarken yapılması gereken ilk 4 çalışma zaten. Ha bunları zaten yaptık diyorsanız tamam, ama oyunla ilgili net referanslar oluşturmak gerekiyor ki bu da oyunculardan ziyade rejinin işi. Yani Zafer ilk 5 hafta sahne izlemeyecek diye işi yok zannediyor ama öyle değil. Bu arada oyuna dair en büyük hayalleri kurmak Zafer’in işi. (Sahnesinden broşürüne kadar: Nasıl bir oyun hayali kuracak bu adam? Bu öncelikle onun işi, oyuncuların değil) Oyuncular da 6. haftaya kadar kendileriyle de paylaşılan bu şeyleri vücuda getirmek adına donanmaya çalışacaklar. Yani ne demek istiyorum: Rejinin ilk 4 haftası Zafer’in sorumluluğunda olacak diye öyle bir program yaptım. Oyunla ilgili düşünülebilecek her şeyi düşünüp araştırıp paylaşmak. Hem entelektüel açıdan hem de fiziki olarak sahne ge(rc)ekleri açısından.

Yani aslında çıkardığım programın temel prensibi şu:

– Oyunculuk çalışmaları sırasında kendinizi oyuncu olarak donatmak ve geliştirmek oyuncuların ve Açelya’nın sorumluluğunda. Burada karşılıklı bir farkındalık gerekiyor: Oyuncu kendi eksiğini bilecek, Açelya da hem oyuncunun eksiğini görecek hem de onun nasıl aşılabileceğine dair bir fikri olacak. Oyuncu Açelya’nın işini yapmasına hem bedensel hem zihinsel olarak yardımcı olacak.

– Oyuncu günlerinde özgürce yaratımlarda bulunup yaratıcılık düzeylerini geliştirmek oyuncuların sorumluluğunda.

– Reji günlerinde nasıl bir oyun kurmak rejinin sorumluluğunda, kurulan oyuna cevap verebilmek için gerekli donanıma sahip olmak da oyuncuların sorumluluğunda.

– (Yanı sıra zaten herkes oyunculuk çalışmalarına katılabiliyor, izlerken toplanması gereken de çok veri var Zafer: Mesela Onur’un vücudu çok gergin, onu sürekli dürtmek lazım, Tutuklu’ya karakter olarak gidiyor  diye yiyoruz ama bir oyuncu olarak vücudu çok sert ve islenmemiş görünüyor (hımmm 🙂 , Kerem’le bir çalıştırıcı olarak nasıl çalışacağının yolunu bulmak, Kerem’i her koptuğunda nasıl toplayacağını bilmek, Esin’i her çalışmada herkesten 2 kat zorlamak (onunla birlikte) vs vs. Bunların yollarını insanları izleyerek bulacağız ilk 4 hafta, yani izlemeye başladığın andan itibaren müdahilsin aslında ve de bence bu 4 haftada hem Açelya’yı gözle hem oyuncuları. Onun onlarla kurduğu-kuracağı dili gözle ve de Açelya’ya ilet oyuncularla ilgili gördüğün şeyleri. Çünkü oyuncuları hazırlamak onun görevi.)

Umarım aydınlatıcı olabilmişimdir ancak hemen şunu da belirtmem gerekir ki ben bunları çok uzaklardan yazıyorum, yani her an her gün başka şeylere ihtiyaç duyulabilir, başka şeyler daha faydalı olabilir, benim gözettiğim prensip en son sıraladığım 3 madde. Bana bir şey sormanıza gerek yok aslında, onları baki tutarak her şeyi de değiştirebilirsiniz ya da başka, daha faydalı ve işlevsel olacağını düşündüğünüz prensipler de oluşturabilirsiniz. Ama gözettiğiniz bir şey-ler olsun lütfen ve bunların içinde oyunculuk ön planda olsun. Oyuncuyu hareket eden resme indirgemekten vazgeçmek, oyuncu olarak değişmek, yenilenmek, değiştirmek, oyunculuğa aşık olmak, oyunculuktan faydalanarak insan olarak değişmek-değiştirmek, empati yeteneğimizi geliştirmek.

Zafer Menek  28/04/2011                                

Ben olaya herkesin son derece iyi niyetli baktığını düşünüyorum. Bu kararlılıkta da devam edeceğini düşünüyorum. En azından ben bu güzel üretim biçiminin giderek renklenmesi için elimden geleni yapacağım. Herhalde sürecin oluşum şekli bazı kararsızlıklar oluşturdu gibi geliyor bana. Proje 3 kişinin (özellikle de Onur’un )çabası ile yürüyordu Pınar gelene kadar ve bu süreçte şu halde etkin rolleri olacak olan Açelya ve ben (planlama üzerine konuşuyorum yanlış anlaşılmasın) sadece birkaç kere sunum izledik. Bu süreçte reji, oyunculuk çalışması ve tasarımı bildiğim kadarı ile ekip tamamen kendi yağı ile kavuruyordu. Pınar’ın olduğu süreçte ise reji ve oyunculuk çalışması genelde Pınar’ın denetiminde ve iç içe idi. Ben bu süreçte (sizlerin de öyle olduğunu sanıyorum)oyuna dair fikirlerimi daha çok Pınar ile paylaştım. Ancak yeni mevcut durumun pratik ihtiyaçları var. Eğitim çalışmalarını yürütecek Açelya’ya bu çalışmalarda, sahne altında da bana güvenmeniz. Biz de tabii ki sizin düşüncelerinizi ciddiye alıp kendimizi geliştireceğiz. Bu oyun oyuncular için olduğu kadar bizim içinde bir çalışma ve becerilerimizi sınama/geliştirme alanı. Bu  da en başta birbirimize genel anlamı ile güvenmek ve saygı duymak ile mümkün. Açelya çalışmalarda, ben sahne altında, oyuncular sahnede yer yer tökezleyecektir. Bu durumlarda birbirimize elvermemiz sadece bu oyun için değil, oluşmasını umduğumuz ve çabaladığımız yeni (nitelik olarak) tiyatral alanın dokusu için de son derece önemli. Bu yüzden küçük şeylere kırılmayalım, tabii ki birbirimizin hassasiyetlerine de dikkat edelim. Birlikte yolumuzun çok uzun olmasını diliyorum. Bu fidanı baştan budamayalım.

Herkese kucak dolusu sevgiler 

Zafer Menek28 04 2011            

Son söz olarak bir Turgut Uyar şiiri yazacağım. Bu yazma isteğimi maillerde çürüterek:)

Biliyor musun güçlü dağları görmenin zamanıdır
şimdi bir bağırsan çok iyi biliyorum
ya da üst üste silah atsan
kent tepinir belki bütün kuşlar uçar
belki değil mutlaka
…ama
bir tanesi mutlaka kalır.”

Topluca kalabilmemiz ve bir arada olabilmemiz umudu ile…

Pınar’ın Haziran 2011’de 2. ve oyun çıkmadan önce son gelişi. Yine sahne ve doğaçlama çalışmaları yapıyoruz. Kerem ve benim favori çalışmamız olan parkta yaptığımız “hayat zamanlı” doğaçlama da bu dönem.

Pınar Yılmaz  01/05/2011

Bu sefer Karşıyaka’ya, Alsancak’a falan gitmek istiyorum, muhtemelen devam etmekte olan sizin çalışmalara sadece bir gözlemci olarak katılmak istiyorum. (çenemi tutabildiğim kadarıyla tabi)

Ve tabii ki bugünkü çalışma nasıl geçti? Kimler vardı?

Onur Aysoy  02/05/2011

Şimdi; gelme gitme, son 1 ay, İzmir, İstanbul meselelerine ilişkin, yani sen 1 aydan fazla orada (Londra’da) kalmamayı netleştirdin mi? Bu kesin değildi sanki ve yani düğünden bir 10 gün önce mi burada olacaksın? Ve son olarak “ama bakın düğünden ( Eda ile Erhan evleniyorJ) sonra hemen giderim, daha fazla ısrar yok” demek için mi, İstanbul’u çok özlediğini yazıyorsun 🙂 ???  Ve lütfen çeneni tutama geldiğinde! Bu arada evet, bence de Alsancak’a Karşıyaka’ya gidilmeli.

Çalışma iyiydi. Açelya gayet  sakindi. Kontrolü ve katılımı iyi yönetti. Ama sanki biraz daha açımlayıcı olabilir. Ama iyiydi. Ali yazınca aklıma geldi, seninle aldığımız yarım çalışmayı saymazsak Ali’yle ilk çalışmamızdı örneğin. Damla’yla Esa’lıların ilk. Onun heyecanı ve isteği de hoştu. Ben aynı motivasyondayım. Deniyorum yılmadan 🙂 Eklem yerleri ile ilgili ısınma da, daha iyiydim. Amacına daha çok yaklaştım çalışmanın. Sıfırlamada da, kötü başladım ama bulabildim. Esin de daha motiveydi. Kerem( ayrı parantez istiyor ama erken. Önce onunla konuşmalıyım.) 
”Sonrası iyilik güzellik”. Uzun sürecek derken, bunu görüyor ama hissetmiyordum. Şimdi hissediyorum.

Pınar Yılmaz  02/05/2011

– Evet, tez için kalmam gerekmiyor modül bittikten sonra, Haziran başında dönmüş olacağım, şu an tam bilmiyorum önce nereye gideceğimi. İstanbul’u çok özlediğim için İstanbul’u çok özlediğimi yazdımJ Düğünden sonra pek kalamam bence, param bitmiş olacak ve benim dönüp artık iş bulmam gerekecek. Üniversitede bir yerde Eylül’de başlamak üzere bir iş bulursam belki yazın yine atölye fırsatı olur ancak bu İstanbul’a dönmeden asla netleşmeyecek.

– Çalışmayla ilgili yazdıkların güzel, kendinle ilgili yazdıkların da fena değil.

Pınar Yılmaz  02/05/2011

Bir de sen Martı’yı okumuş muydun?

Onur Aysoy  02/05/2011

Martı’yı okumuş ve sonra Bach’ın diğer kitaplarını da hemen almıştım, hatta ilk okuduğum kitap bile olabilir Martı.

Martı ile ilgili grup mailinde ortak çalışmalara başladığımızda Pınar’ın 02/05/2011 tarihinde yazdıkları:

Bu arada hazır aklıma gelmişken, muhtemelen çoğunuz okumuştur, ‘Martı Jonathan Livingston’ın (Richard Bach) oyunculuk çalışmalarına (tekrar) başlarken çok doğru bir yerden motive eden bir kitap olduğunu düşünüyorum. Belki tekrar o gözle okumak istersiniz… (bu arada ben gene çok mutlu olmaya başladım burada, gerçekten anlamıyorum niye bu kadar çok mutlu oluyorum.) İlk çalışmanızın bu denli zevkli geçmesi beni ayrı bir sevindirdi tabi. Ama ondan önce de mutluydum zaten.

Pınar Yılmaz  11/05/2011

Sevgili gençler, nasıl gidiyor çalışmalar, her şey yolunda inşallah?? Zafer ne alemde?? (ben hala çok mutluyum!!)

Onur Aysoy  11/05/2011

İkinci haftanın içindeyiz. Perşembe şu oyuncuların yalnız kaldığı gün ile Zafer’in eklendiği günün ayrıntılı programını yapacağız. Metin yazımında 1. perde bitti. Sadece bazı yerlerin kısaltması var. 2. perde de benim biraz kaldı. Perşembe programı oturtabilirsek, replik replik repliğin yanına eylemini yazma çalışmasına geçeceğiz. ilk hafta ses, diyafram ve artikülasyon üzerine çalışma yaptık, kendimizce 🙂 Esin’le benim bazı artikülasyon hatalarını fark etmemize yaradı bu. Diyaframı kullanmak konusunda daha dikkatli olmamıza da yaradı. Bir de senin arkadaşın Gözde’nin bizimle ses nefes atölyesi alma projesini hayata geçirelim dedik hemen bu ara, ben arayacağım onu.

Açelya ile alınan çalışmalar da iyi gidiyor. Ali ve Tanıl’ı yeniden böyle istekli görmek güzel.

Mutlu oluşun, sunumlarının iyi geçmesi de bizi memnun etmekte, saygılar efendim.

Pınar Yılmaz  11/05/2011

– Arkadaşımın adi Gizem,

– Birden çok aralıklı çalışıyormuşsunuz hissine kapıldım, niye öyle oldu? Gününüz varsa oyuncu çalışmalarını ikiye mi çıkarsanız acaba, yine sesli düşünüyorum sadece tabii ki. Neyse genel olarak havanın iyi olduğunu anlıyorum, bu güzel, hadi bakalım, görüşürüz.   

Onur Aysoy  12/05/2011

Gizem evet, pardon. 2 günden fazla çalışma zor gibi. Zaten bugün bir konuşulacak. Bakalım. 

Pınar Yılmaz  17/06/2011

Sayın Esin, Onur, Kerem, bugünkü çalışmayı 7:30 Yeşil Köşk yapalım dedik ben ve kahvehane arkadaşlarım. Haberiniz ola. Değişik bir şey deneyeceğiz artık mekân sıkıntısından. Neyse.(O gün Esin gelemiyor, Pınar da fikir değiştiriyor ve “park doğaçlaması” dediğimiz çalışmayı bugün alıyoruz.)

Onur Aysoy  22/06/2011

Artık, haftalık program yapalım mı? Bu hafta için teklifim: Pazar gününe kadar ben, 2. perdedeki kendi repliklerimi yazmayı bitireyim. Kerem de 1. perdenin parantez içlerini bitirsin. (2. perdenin metin incelemesi Temmuz 2011 sonunda, 1. perdenin ise Ekim 2011’de bitiyor(link) 🙂 Perşembe Cuma Cumartesi ve Pazar çalışma alalım. Yani şöyle diyeyim, ben uygunum, siz ne dersiniz bu hafta için? Çünkü bir de ben haftaya hafta içi yokum, görevlendirmem var ve artık vites arttırsak mı acaba???      (En çok kendime söylüyorum merak etmeyin) ve de tabii toplu çalışma olacaksa, Pazar olsun ve biz ondan sonra da, bir doğaçlama çalışması yapalım.

Zafer Menek  22/06/2011

Ben bu haftaya özel olmak üzere sadece Pazar gelebiliyor görünüyorum. Devamında hepsine gelmeye çalışacağım. Bulunan eylemler ve oluşan teksti(kendi kısaltılmış metni) Cumartesi günü bana herkesin metninden birer tane çektirirseniz iyi olur. Lüzumsuz bir vakit kaybından kurtuluruz. Çalışmalar bence de 3+1(toplu çalışma )çıkmalı. Günlerini kesinleştirmesek de her hafta bir sonraki haftanın çalışma programını belirleyerek gidelim. Sizin iç çalışma günleriniz bitti mi, devamı var mı onları da düşünelim. Hafta sonu iki gün toplu çalışma + bir oyun çalışması günü iyi olur. Hafta sonu oyun çalışması günü sonrasını oyunun gidişatı (reji+oyunculuk+dekor vb. teknik detaylar) için 2 saatlik bir artı ile düşünebiliriz gibime geliyor. Bu arada bir an önce dekor vs. için organize olup edinme yollarını da araştıralım.

Zafer Menek  22/06/2011

Yani programdaki 4 çalışmanın biri sadece üçünüze dair. Bu çalışmalara devamında da gelmeyeyim diyorum. Ancak onlardan kaç tane olacağı belirsiz şu an anladığım kadarı ile. Ama tekst işi bu hafta bitmiş olmalı. Bunun öncelik olduğunu unutmayalım. Sevgi, saygı ve hürmetlerimle.

Onur Aysoy  22/06/2011

Pınar, bizim Kerem’le parkta aldığımız doğaçlamadan notlarını yollar mısın bize? Bir de aklıma bizim Esinle de şöyle bir doğaçlamamız -yine dış mekânda- olabilir gibi geldi: Ben çıktıktan yıllar sonra( yine belirsiz olsun), bizim Kız’la ilk kez yalnız kaldığımız zamanı bir doğaçlayalım. Mesela, benim eşim doğum için hastanedeyken yine hastane bahçesi kafesi gibi bir yerde. Ama tabi, bu bizim Kerem’le yaptığımızdan oyun metnine daha sadık verili koşullar içeriyor. Sence?

Pınar Yılmaz  22/06/2011

Doğaçlama notları (hastane önünde bekleyiş): Sahnenin sıkıştırılmış zamanından ziyade gerçek hayat zamanlı bir doğaçlama

İlk doğaçlamanın hataları: (Aynı çalışmayı o gün iki kere üst üste aldık. O nedenle ilk doğaçlama diyor)

– Karakterlerin yapılmış hallerinden yola çıktılar, kendilerine ve birbirlerine yeniden bakmak üzere değil. Birbirlerine birbirlerini sunmaya çalıştılar, yaşamak yerine. Durumun içine kendilerini bırakmadılar ve karakterlerin ezberledikleri performanslarını sergilediler birbirlerine.

– İlişkilerindeki mevcut veya olası çatışmaları hiç havayı, kendilerini ve birbirlerini koklamadan seyirciye doğru bir deneyim olarak yaşadılar. Yani içeriden ziyade dışarı doğru. Oysaki yaşarken öyle yaşamıyoruz. İç aksiyon dediğimiz nane içimizdeki her şeyi ortaya çıkarmaktan oluşmuyor, onlar arasında bir tercih koyup bazılarını gösterip bazılarını saklamamız üzerine oluşuyor. Yoksa iç aksiyon kendi başına aksiyon olamazdı zaten.

2. doğaçlamanın güzellikleri, aralanan kapılar:

– Biz niye böyle adamlar olmuşuza yönelik ufak ufak veriler oluştu. (bunları onlar biliyor sadece:)

– Durum içindeki anlara teslim olma komutuyla karakterleri gereksiz yere hızlandırıp tüketmediler. Bu belli bir akıcılık ve yumuşaklık kazandırdı olagelen şeye.

– Gerçekten görmek, gerçekten orda olmak, gerçekten sonuç odaklı değil (sahneyi bir yere taşımak) anların değerleri, birbirlerinden ayrıştığı yerler, bunların nasıl yapıldığı/yapılabileceği sezgisel olarak keşfedildi. Anlara teslim olunduğunda ortaya çıkan enerji değişimlerinin farkına varıldı.

– Es anları yaşanarak büyütüldü. Es anları sessizlikler değildi.

– Konuşarak ve konuşmayarak yaşanabilecek/yaratılabilecek anların kapıları aralandı.

– Neyin üzerine söylüyoruz ya da söylemeliyiz. Söz hep bedende yaşanan şeyin artık dışarı çıkması üzerine söylenmeli. Yani söz içerde olup bitenin dışarı taşma isteği olmalıdır sahnede her zaman. Aksi takdirde oyuncu gibi nefes alıp veren/yaşayan bir şeye ihtiyaç duyulmazdı. Söz anın başlangıcı değil, sonudur/sonucudur. Bunu unutmamak lazım. Söz 2. kişiye bedendekini aktarımdır. Bu sebeple de sözü söyleyen de söz söylenen de etkilenir, (etkilenmelidir) bambaşka şekillerde. Çünkü söz bedende olanın sese dönüşmüş halidir. O sözü söyleyen bu dönüşümü merakla takip etmelidir. Sözü alan zaten yapmalıdır.

– Rejiyle tasarlanarak yakalanabilmesi zor anlar yakalandı: Bir an ikisi de kendi sağlarına dönerek oturuyorlardı, Kerem dışarı, Onur Kerem’e doğru bakıyordu. Çok güzeldi. Biz oyunda hep Komiser’i Tutuklu’nun etrafına dikiyoruz, hedef bunu yaşamak ve yaşatmak olsa da bunu hep yaptığımızda bunu değil başka bir şeyi yapmış oluruz. Aynen söz meselesi gibi. Komiser’in içinde öyle bir yönelim hep olabilir ancak bazen bir şeyi öne çıkarır, bazen başka bir şeyi. Bazen kaçar, düşünürken görülmemek için, o anları da Tutuklu yakalar vs vs. Özetle bir pozzo lucky anı yakalandı orda, çok heyecanlandırdı. Yanı sıra an an Çehov oyunlarından esintiler de oldu. Biraz da Çehov okumak faydalı olabilir. Oradaki karakterlerin kendilerini ve hayatı/dünyayı nasıl dinlediklerini hatırlamak. Çehov karakterleri asla kendilerini sunmazlar. Bu sebeple de belki de Stanislavski için süper bir fırsat oldu başka bir oyunculuk yöntemi geliştirmek adına. Tam tersine hep kendilerini kendi bedenlerinden geri sürmeye çalışırlar. İçe patlamaları onların bedensel ekonomilerini ve dışsal yaşantılarını oluşturur. Rüya gibi.

Son olarak: Özellikle bu tersine anların yaratılması üzerine iskambille yapılan bir doğaçlama var. Yine bu hastane/anneyi bekleyiş doğaçlaması üzerine alınabilir aslında duyulma problemi yaşanmayacaksa, burada metin önemli olacak çünkü, kayıp olmamalı, yaşanırsa kapalı mekanda yapın.

Egzersiz: 2 oyuncu doğaçlamalarına başlarlar, çalıştırıcı her 2 oyuncuya aynı veya farklı zamanlarda iskambillerden birini gösterir. 1-11 1:en güçsüz/düşük/zayıf 11: en güçlü en emin. Bu 2 referans noktası arasında çeşitli anlar yaratılır. Oyunun genel dramaturjisi kesinlikle unutularak yapılmalı. Çünkü bu bir keşif çalışması. Değişik varyasyonlarla 1-3 4-5 1-11 aynı anda verilerek oyuncuların kendilerine gösterilen kartlara göre doğaçlamayı sürdürmeleri beklenir. Çalıştırıcı da her varyasyonu denediğinden emin olmalı, doğaçlamayı sürprizlere açık tutmalıdır. Bunu Zafer aldırsın bence. Açık olmayan bir şey varsa yazın, açarım. Sözcükleri/metni (doğaçlama metni tabi ki) gelen her numaraya göre nasıl farklı kullanıyoruz?? Anlar nasıl monotonluktan kurtulur?? 3-5le 4-5 arasındaki o ince fark. Oyuncular birbirlerinin kartlarını görmezler, birbirlerinin numaralarını birbirlerinin hal tavrından anlarlar ille anlamaları gerekiyorsa. Yaşamaları beklenmekte öncelikle. Bu arada döndüğümden beri ilk defa yalnız kaldım. İlk defa düşünüyorum ben şimdi ne yapacağım diye, çok zevkliymiş, insanlara anlatırken düşünmüyormuşum aslında, aklıselim cevaplar vermeye gayret gösteriyormuşum çoğunlukla. Şimdi düşünüyorum.

– Onur bence yukarıda yazdığın çalışma güzel. Hem üzerine eklenen zamanla o hallerinizi hatırlarken o anların içinde nasıl hissettiğinizi daha iyi kavrayabilirsiniz. Kendinize dışardan bakabilmeniz için de (yani içinde bulunduğunuz duruma) verimli bir çalışma olabilir. Kerem etrafınızda olsun bence bu çalışmayı yaparken, sizi çaktırmadan izlesin, belki sizin gözden kaçırabileceğiniz şeyleri yakalar. Yanı sıra oyuncuların doğaçlama çalışmalarına da böyle doğaçlamalar yazmıştım ben üçünüz için. Onlara da bir bakın isterseniz.

Veeeeeeee İstanbul’da da “İçerdekiler” oynandı biliyorsunuz, yönetmeni benim Stüdyo’da eğitmenimdi (Deniz) oyundan bahsettim, heyecanla bekliyorlar (Tulu ve Deniz) hatta Deniz provaları da görmek istiyor, hatta Deniz kendisi Tutuklu’yu oynamak istiyor……..  Yani demem o ki ben de anlatırken bir daha heyecanlandım, yaşamsal yorgunluklar ve karmaşalar ve sigara dertleri gibi eften püften şeylere takılıp elimizdekinin kıymetini kaçırmayalım. Eylül’de çıkacak dedim valla… Çok merak etti çok. Hem şu sahne kullanımından bahsettim, hem Zafer’in bize geçen gün bahsettiklerinden, hem oyunculuklarda nerelere doğru yol almaya çalıştığımızdan.

Hürmetler

Zafer Menek  22/06/2011

İlk olarak Onur ile Kerem’in yaptığı doğaçlamada onların tanıklıklarını ve hissettiklerini de duymak isterim. Bu durumda Pınar’ınki ile birleşince (Pınar’ın aktarımına güven ile ilgili değil, daha başarılı bir algılamaya ulaşmak için)Esin ve Onur ile ilgili çalışmayı beraber yapmayı deneyebiliriz.

İkinci olarak Pınar’ın bahsettiği anlar zaten oyunu değerli yapacak, gerçek yapacak şeyler. Reji toplantısının sonunda ben not almaya çalıştım. Bir kaç yakaladığımız nokta önemliydi. Bunlardan biri oyun kişilerinin rollerine uygunsuz durumları idi. 1.perdede hep biz diyen ama Ben’inin önemsenmemesinden mutsuz Komiser, aslında yıkıma uğramış ama bozgununu göstermemeye çalışan Tutuklu, 2.perdede kafa-beden bütünlüğü bozulmuş ama tutarlı ve akli davranmaya çalışan Tutuklu, toplum değerlerini aslında kendine bu kadar yedirmemiş, ama savunma pozisyonu gereği ona sığınan Kız… Zaten iletişim durumunu Ayşegül Yüksel “kişiler rollerinden soyunurlar ve gerçek iletişim başlar” diye tanımlıyor. Bence de çok güzel bir tespit. Oyun içinde bu ikirciklikleri, bu oyun dışına çıkma halleri oyunun izlenirliliğini, derinliğini arttıracaktır. Pınar’ın dediği gibi bu oyuncuların bulacağı, Pınar ve benim de buna yardımcı olmaya çalışacağımız bir şey…

Üçüncü olarak oyunun sonunun kathartik, arınmacı bir son içerdiğini, yazarın bununla bir umudunu dillendirdiğini, oyunun bu sonunun fazla idealize olduğunu, oyunun bir “boş an” ile bitmesinin belki de daha iyi olacağını, metnin son kısmının buna bağlı değiştirilebileceğini konuşmuştuk. Lütfen bunlar da aklınızın bir kıyısında olsun. Beraber düşünelim.

Herkese selam, sevgi… Kerem gruba toplantı maili atmayı unutma lütfen.

Zafer Menek  24/06/11

Arkadaşlar son görüşmelerimizde edindiğim bilgilere göre Kerem Temmuz’un ortasından itibaren bir ay kadar yok, Esin de Salı gününden itibaren bir süre Uşak’ta bulunacakmış. Onur’un tatil programı hakkında hiç bir bilgim ve fikrim yok. Ama görünen o ki ancak Ağustos ortasından itibaren net bir çalışma olabileceği gerçeği ile karşı karşıyayız. Bunları oturup Pazar günü bir konuşalım. Endişem oyunun ertelenmesi değil, verimsizlik duygusu ile bir rehavete kapılma ihtimalimiz. Ayrıntıları toplantıda konuşuruz. Görüşmeyeli çok uzun zaman geçmiş gibi. Hepinizi özledim.  Bu arada Pınar umuyorum ki sigarayı bırakmışsındır.

Onur Aysoy  02/07/2011

Geçen hafta yaptığımız toplantının notları ( İçerdekiler prova takvimi)

İkili yoğun çalışma dönemleri:

Temmuz 16 – Ağustos 5 arası – Esin, Onur

Ağustos 5 – Ağustos 15/22 arası –  Tatil

Ağustos 15/22 – Eylül 11 arası – Kerem, Onur

Oyun sürecine girilecek dönem

Eylül 12 – Ekim 8 

Yani Ekim 8 prömiyer hedef olarak konuldu.

Temmuz 16ya kadar da,Kendi metnimizin yazımı, Eylem dizgelerinin çıkarılması,

Atölyenin ve dekorun oluşturulması işlerinin kolaylanması hedefleri konuldu.  

“İçerdekiler” 2. perde çalışma programı:

26 Temmuz Salı: (bugüne kadar eylem dizgesi bitirilecek.) Masa başı 19.30 – 22.30 

27 Temmuz Çarşamba: Prova 19.30

29 Temmuz Cuma: Prova 10.00 – 20.00

30 Temmuz Cumartesi: Doğaçlama 10.00 – 12.00 / Prova 14.00 – 20.00

31 Temmuz Pazar: Doğaçlama 10.00 – 12.00 / Prova 14.00 – 20.00

02 Ağustos Salı: Doğaçlama 10.00 – 12.00 / Masabaşı 13.00 – 15.00 / Prova 15.30 – 20.00

03 Ağustos Çarşamba: Prova 10.00 – 20.00

04 Ağustos Perşembe: Masabaşı 12.00 – 14.00 / Prova 15.00 – 19.00 / ÖNGÖSTERİM ( Zafer, Fırat, Açelya, Ali, Tanıl gibi projeyi başından bilenlere)  20.00

05 Ağustos Cuma: Masabaşı 12.00 – 14.00 / Prova 15.00 – 20.00

06 Ağustos Cumartesi: Prova 10.00 – 20.00

07 Ağustos Pazar: Masabaşı 12.00 – 14.00 / Prova 15.00 – 19.00 / GÖSTERİM ( ESA ve EÜTT ye)  20.00

2.perdenin işinin, 7 Ağustos’ta bitmesini hedefliyoruz.

Onur Aysoy  09/08/2011

Arkadaşlar, öncelikle şu: Amca oldum ben bugün. Pek bir şey ifade etmiyordu düşününce ama “Eren”i görünce çok başka duygular oldu. Neyse söyleyeceğim bu değil.

Eylem planı önerisi:( yani neler yaptık bir düşünelim ve “neler yapabiliriz”in bencesi anlamında.)

2.perdenin son gösteriminin bir değerlendirmesini yapmalıyız ve oyunun atölyede hayal ettiğimiz halini, seyirciyi konumlayışımızı ve görsel kodlarımızı bir netleştirmeliyiz. Bunun içinde bir beyin fırtınasına ihtiyacımız var gibi. 25 Ağustos’tan önce. Hatta belki hemen bu Pazar günü. O gün hemen Kerem’le tek tek çalışma günlerimizi de belirleyebilmemiz lazım bence. 

Zafer Menek  09/08/2011

Öncelikle hayırlı olsun. Hakikaten başka bir şey. Kısmetse sizin çocuklarınızı da sevelim artık 🙂 Çok şey yazmışsın senin açtığın başlıklara  atlamama gayreti ile kendi algımı yazmaya çalışacağım. Yazmak fark edilmeyen bir kesinlik ve açıklık kazandırıyor düşüncelere. Neyse kenardan düşmeden meselelere dönelim.

Öncelikle mutlaka ikinci perdenin akışı alınmalı. Aldığımız tepkilerin bir kısmı son derece faydalı, bir kısmı ise başka bir algılama biçiminden kaynaklanıyor. Faydalı ve lüzumsuzları beraber oturup netleştirmek lazım bence de. Ayrıca daha önce de  konuştuğumuz oyunun bitişi ve mekân soruları/sorunları gösterimde de gündeme geldi. Bu konularda netleşmeliyiz ve bir an önce dekor edinip mekânı oluşturmaya bakmalıyız. Bu iş biraz Kerem’in elinden öper. Ben ortaklaşacağımız tasarımı oluşturmak için Soner ile ilişkilenme işini üstüme alırım. Kerem ile çalışma günleri kesinlikle belirlenmeli ancak daha önce 1.perdenin eylem dizgesi ellerinizden öper.

Kerem Demirtaş  11/08/2011

Onurcuğum, inşallah sizin bebeleri de severiz (60 yaş tavrı :))

Şimdi arkadaşlar, ben ve özel hayatımdan size gına gelmiş olduğunun fazlasıyla farkındayım. Gerçekten de hiç beklenmeyen ve benim hayatımı yerinden oynatacak şeyler oluyor bildiğiniz üzere, bu kafa ve beden yorgunluğuna sebep oluyor, çok parçalılık hali benim alışkın olduğum bir durum olsa da mevcut durumun yeniliğiyle baş ederken çok zorlanıyorum. Öncelikle bunu sizinle paylaşmak istiyorum. Bu durumun size yansımaması için elimden geleni yapıyorum fakat yine de ara ara elimden gelmeyenler olacak. Tüm bunlar için şimdiden çok özür dilerim.

İkinci perde konusunda bize gelen veriler bence ne yapmak istediğimiz ve ne yapabildiğimiz arasındaki ayrımı gösteriyor. Bu durum yapabilirliğimizden ziyade beklentiler ve seyirci (hatta oyuncu) alışkanlıklarının farklılaşmasından kaynaklanıyor. Bizim açımızdan bu durum işin becerilmişliğinin bir göstergesi olarak okunmalı ve bunun üzerine gidilmeli. Neyse bunları toplantıda konuşacağız zaten. Pazar günü benim için uygun olur sanırım. Pazartesi gününden itibaren sizden iki günlük izin isteyebilirim. Evlilik yıldönümümüz.

Şimdilik bu kadar sanırım. Pazar toplanıp toplanmamak konusunu netleştirelim öncelikle. Onur kardeşimiz kelebeklerle kanat çırpıyordur şimdi o da güzel!

Sevgiyle…

Esin Yüksel  11/08/2011

Dostlar pek bir uzak kaldık birbirimizden gerçekten, alışamadım buna ben pek. Onur’um pek bir güzel olur o bebeler. Bilirim onun mutluluğunu. Hele yakında senin kucağında uykuya dalsın bak o zaman sen ayrılabilecek misin ondan.

Şimdi bana gelince. Ben misafir ağırlamaktayım bu aralar, arkadaşım, arkadaşımın sevgilisi, yeğenim vb. vb. Ben işin aslı Cumartesi ya da Pazar günü gibi tatile gitmeyi düşünüyordum. Çünkü erken gidip erken gelmem lazım zira gelince uşak ziyaretim de var daha. Nasıl yaparız şu an tam kestiremiyorum ama hadi diğer konular neyse ama son gösterimle ilgili konuşaydık iyiydi. Hoş bu Pazar nasıl olur bilmiyorum ama bundan sonraki süreçle ilgili ben sizden telefon, mail yollarıyla haberleşeceğim gibi görünüyor.

Durumlar böyle şimdilik. Beni habersiz, sevgisiz bırakmayın lütfen…

Pınar’ın mailin başına yazdığı not: Hellooo, bu notlar Onur ve Zafer’in talepleri üzerine yazılmıştır, Yoksa ben işgüzar değil hocayım artık 🙂

Pınar Yılmaz  14/08/2011

3 ayrı uzamın birlikte görülmesi (Komiser’in odası, Hücre, Bekleme Odası) :

– 3 AYRI ŞAHSİ TARİHİN aynı anda/zaman diliminde çakışmasıyla oluşan bir oyun / hayat kesitini vurgulamak. Kişinin değişmek ve değiştirmek isteği sadece kendi şahsi alanına ve faaliyetlerine bağlı olarak gerçekleşmez. Etkide bulunduğu ve etki aldığı daha geniş alanla birlikte ivme kazanır. Alan genişledikçe değişimin hızı ve boyutu değişir. (Zafer’in listesinde vardı galiba Canetti’nin ‘Kitle ve İktidar’ kitabı…) Yazarın hali hazırda dönemi için devrimci bir kimliği olduğunu düşünürsek bu tekst döneminin farklı olanı yadsıyan/yok sayan devrimciliğine karşı farklı ve hayat alanında daha fazla geçerliliği olan bir örnek. Biri için devrim olan şeyin, bir diğeri için yok edilme sayılabileceği (çoğunlukla da öyle olduğu) dünya tarihini algılamak Tutuklu bedeninde. Ve tüm bu yumuşak hat içerisinde sondaki 2 tiratla (oynanır oynanmaz bilemem) ‘ama yine de değiştirmek gerekiyor’a varmak. Son 2 tirat üzerine hiç detaylı konuşamadık ama bence onlar Tutuklu’ya gömüleceğimiz, onun insan olmaya daha yaklaştığı anlar şeklinde oynanmamalı.(sanki böyle bir şey kalmış kulağımda) Tam tersine, tüm bu hallerin gerçekliğinde (faklılıklarımızla birbirimizi görme ve kabul etme niyetinde olsak, olabilsek bile) yine de değişmesi gereken bir şeyler var, çünkü annesinin 1 lira için arkasından ağladığı tirat ve yine şu balık börtü böcek tiradı, bunlar hep yoksunluklarımız. Hayatın bize tanımadığı insan olarak yaşama hakkını bir başkasının müdahalesiyle ya da ancak başkalarından soyutlanarak yaşayabiliyor olmanın haksızlığı. Hayatın adil olmaması ki hayat derken hayatı yaşama biçimimizi kastediyorum. İşte bizi hayattan, insan olma hissinden uzaklaştıran o şeyin değişmesi gerek yine de. Çünkü yanlış bir şekilde yaşıyoruz ve yaşatıyoruz. O 1 lira hikâyesi hayat içinde bir aşağılanma insan adına. Bunun değişmesi gerek.

Bu oyun, hayat içerisinde faklı şekillenmiş tarihlerin birer temsilcilerinin çakıştırılması ve çatıştırılması yoluyla oluşuyor. 3 karakterin nasıl final hallerine geldikleri karakterlerin olası biyografileriyle çıkarıldı sanıyorum.

Tutuklu’nun hücresinin Kız için ancak bir ‘bekleme alanı’ olması farklı kişiler iken aynı şeyi/alanı nasıl deneyimleyebileceğimize dair çok somut bir örnek. Aynı şekilde Komiser’in odasının Tutuklu’yu komiserleştirmesi de çok somut güzel bir örnek.

Asma kat-alt kat hikâyesi ise:

– Komiser’in Tutuklu’yu sorguya almadan önceki hali/zamanı ile Tutuklu’nun (1. perdede çokça sözünü ettiği ‘nasıl bekledim’) halini (AYNI ZAMANDA birbirinin hayatını/koşullarını bu denli etkileyen 2 FARKLI KİŞİ NE YAŞIYOR) gösterebilmek oyun için güzel bir buluş bence. Bunu aynı düzlemde gerçekleştirmek gereksiz bir yanılsama gerektireceğinden (yani ikisi de alt katta olsa birbirlerini görebilecek duyabilecekken görmüyor duymuyor gibi davranmaları gerekecek) ve hazır Atölye’de asma katımız var iken, düzlemlerini ayırarak oyun içerisinde gerçekleştirilebilecek 2 AYRI UZAM kurulabiliyor. Biz 2 ayrı mekânı (Komiser’in odası ve hücre) aynı anda görüyor ve deneyimliyor olacağız seyirci olarak)

– 1. perde yukarda oynanırken Kız’ın alt kattaki hücrede beklemesi de Komiser ve Tutuklu ile Kız’ın AYNI ANDA neler yaşadıklarını vurgulamak için güzel. Bekleme salonunun hücre olması da algıda hoş bir ara alana tekabül edeceğinden güzel. Yani orasını Kız orada beklerken illa hücre veya illa bekleme salonu olarak kodlamak gerekmiyor. Sadece az önce Tutuklu’nun nefes aldığı yerde bulunması Kız’ın. Bunun vereceği his bile hoş iken bir de ikisinin aynı alanda birbirinden çok farklı sürelerde bulunması oranın asla aynı şekilde deneyimlenemeyeceğine dair de bir veri veriyor (aynı şekilde deneyimleyebilecek 2 insan olsalardı bile), biri 50 dakika (1. perde+ara) kalıyor, biri 1 sene.

– Şimdi 2 komiser odası kurma meselesine gelince: Hücrenin yukarda olması fikri his olarak doğru gelmediğinden aşağı almıştık. Hücre aşağıda olunca oda direkt yukarı kaydı. Ve de seyircinin 2 perdeyi izleme açısından şu şekilde faydalanmak istedik: İlk perdeyi sahnenin biraz altından izleyecek, (sorgulananın açısı). 2. perdeyi sahne uzamına göre yukarıdan izleyecek (sorgulayanın açısı), seyirci Tutuklu’yla birlikte sorgulama/yargılama düzeneğinin iki tarafını da fiziksel bulunuş olarak deneyimleyecek ve hiç bir zaman eşit bir düzlem oluşmayacak oyun ve seyirci arasında.

– Yanı sıra Kız arada hücrede beklemeye devam ettikten sonra ve seyircinin 2. perde için yerini almasıyla Kız da Komiser’in odasında yerini alacak. Seyirciye Kız’la özdeşleşebilme fırsatı vermek (şart olmasa da)…

– Komiser odadan çıkar, (tuvalete iner, arayı orda beklemesi gerekecek herhalde, 2. perdenin sonunda tekrar gireceği için), ara olur, Kız beklemeye devam eder, Tutuklu odaya girer (alt kat), 2. perde oynanır, Komiser’in perde sonundaki laflarını değiştirecektik: Ya yukarı kata çıkıp direkt Tutuklu’ya söylenmesi gerekmeyen şeyler söylüyordu (diğer ikisi aşağıdayken) ya da alt katın kapısını vurup (tuvalet kapısı) içeri girmeden bağırıyordu. Buna kesin karar vermemiştik. Bu o zaman konuştuklarımız…

– Bir diğer seçenek (bunu da az önce düşündüm): Aynı anda 2li uzamları görme fikrinin nedenlerini yukarıda yazdığım için burada daha fazla ayrıntılandırmaya gerek duymuyorum, neyse yetersiz gelirse yazın. Atölye’yle ilgili durumların belirsizliğinden ve zaman azlığından dolayı başka bir seçeneğe gitme durumumuz olursa ve de Hücre’nin yukarda olmasından rahatsız olmazsak ve de seyircinin izleme açısını da boş vereceksek şu da olabilir:

– Hücre yukarı kurulur, tercihen yukarı köşeye kurulması güzel olurdu tabi ancak o da atölye’nin tamamen boşaltılması manasına gelir, ön tarafta da kolon var, neyse şu yapılabilir sanki: Tüm eşyaları arkaya dayayıp ön tarafta küçücük kare bir alan kurmak, (etrafı duvarlarla çevrili, kolon biraz kapatsa da çok mühim olmaz herhalde, malum burası Hücre, Onur’un boyuna göre ayarlanacak hali yok herhalde 🙂 Tabi tuvalete ulaşacak yolu açık tutmak gerekecek yine, (ve gizli olacak o yol), neyse Hücre burası üst katta, tepeye bir ampul konmalı sürekli yanacak, Komiser’in odası aşağıda, ikisini aynı anda görürüz biraz, telefon konuşması vs.,. Neyse sonra Tutuklu aşağı alınır, Kız hücreye çıkartılır (tuvaletten) 1. perde aşağıda oynanır, ara olur, hatta arada Tutuklu da aşağıda odada beklemeye devam edebilir. (bu tasarımın da ekstrası bu olur) Seyirci içeri alınır, Kız’ı aşağı getirir görevliler, 2. perde oynanır, Komiser de alt kata girer (veya girmez/nasıl yapılacaksa) ama tek komiser odası olur. Yukarıdaki hücrenin ampulü de 2. perde boyunca da açık tutularak oranın uzamının unutulması önlenir. Seyirci yine yukardan izler. (sorgulayan pozisyonunda, tek açılı) (Bu oluyor bizim yaptığımız da. Sadece seyirciyi alt katta bizimle aynı düzlemde konumluyoruz. Böylece seyirci sadece bir süre Tutuklu ve Kız’ı “sorgulanan” pozisyonunda izliyor. Bir de merdiveni kaldırmıyoruz. Neredeyse imkânsız çünkü. Pınar Nisan 2012’de gelip oyunu izlediğinde iki durumu da beğenmiyor tabii ki J)

– Şimdi işler nasıl gidiyor aslında çok iyi bilmiyorum, zira Onur başka, Zafer başka anlatıyor 🙂 Neyse aşağıya bir şeyler yazacağım, haldur huldur yazmış olmak istemiyorum, nasıl bir noktada olduğunuzu bilemiyorum zira, daha çok güzel haberler alıyorum ancak hiç haber almadığım konular da var, mesela:

– Şimdi sayın Zafer’cim: Oyunun dramaturjisine ve rejisine dair (yapısal ve hamallık işlerin ötesinde) yaratıcı bir şeyler yapmanı bekliyoruz. Yani ben bekliyorum en azından. O güzel güzel yazdığın dramaturji notların oyuna nasıl sindirilecek acaba? Bunları düşünüyor musun? Bunlar oyun diline nasıl çevrilecek? Neler öne çıkarılacak, neler kusturulacak, yazılı metin nasıl dövdürülecek/nasıl bir yorum çerçevesinde? Anladığım kadarıyla sen bizim şu ana kadar izlediğimiz karakter dramaturjisi içerisinde yol almaya ve yol göstermeye çalışıyorsun daha çok ancak oyun dramaturjisiyle karakter dramaturjisi aynı şey değil takdir edersin ki. Bu oyunun yönü/yolu nedir?

– İkinci olarak yazarın oyunun başında yazdığı koordinatsız bir ülke hikayesi yazarın yazarlığıyla ilgili bir tutumdur (bence), oysaki bir oyun metni ‘oyuncuyla canlandırılırken’, oyun birileriyle ve birilerine oynandığı için kendi başına bir zaman dayatır/dayatmalıdır da zaten. Bu zamanla ilgili en belirleyici şey ise (‘zaman’ı geniş anlamda kullanıyorum: oyuncuların/ekibin (hayat) koşulları, hayat içindeki tavırları, alışkanlıkları, kimlikleri, tiyatroyu algılayış ve algılatış biçimleri vs.) oyunun oynandığı seyircinin zamanıdır takdir edersin ki: Seyircinin içinde bulunduğu fiili zamanla birlikte, bu zamanın alışkanlıkları, tavırları, tiyatroyu bulunduruş şekli vs. bunlar bu oyunla desteklenecek mi, kırılmaya mı çalışılacak? Ona bir şey denmeli. Onun hiç anlamayacağı düşünülen bir şeyse bile, o, onu anlayabileceği yere/algıya oyunla birlikte çekilmeli. Yoksa niye birilerine oynamak şart olsun oyunu. Bu noktada Esa bu oyunu (gerçekçi) oyunculuk ve karakter çalışması ötesinde bir yere götürecek mi, götürmeyecek mi? Bu da dramaturji ve rejide çizilecek bir yoldur muhakkak ki. Bu konuda bir şeyler yapmayı düşünüyor musun acaba???? 2011 itibarıyla yok sayılmış bir var oluşun iktidara gelmesi sonucu yok sayma misillemesiyle kendini dayattığı ve direttiği bir Türkiye’de Tutuklu’nun 2. perdenin sonunda vardığı nokta nedir? Mesela notlarının 2. paragrafında “ Tutuklu yeniden iç tutarlılığını kazanır.” gibi bir cümle var. (Aslında Zafer’le birlikte yaptığımız dramaturji toplantısından bu yana ortak fikrimiz de bu. Hem Kız hem Tutuklu için metnin sondaki anlamlarının değişmesi. Ancak Zafer’in dramaturji notları bizim algılarımız, müdahalelerimizden ziyade metnin kendisiyle ilgili. Ama tabii dramaturjinin sahneye nasıl taşınacağı bir konu hala.) Ben böyle bir okumanın karaktere gömük bir şey olduğunu, oyunun genel yönüne dair yeterli bir şey ifade etmediğini düşünüyorum. (Yanı sıra şahsi fikrim de iç tutarlılığını kazandığı yönünde değil bu arada, hatta tam tersi, merak edilirse onları da yazarım). Oyun süresince farklı var oluşların bir arada gösterilme isteği tam da şu anki sevgili Türkiye’mize de denk düşerken, Tutuklu değişimin sadece kendisinde gerçekleşmesiyle gerçekleşemeyeceğini kavramışken, (yani ben öyle okuyorum/okurdum) son 2 tiratla neyi tekrar hatırlar ve ister? Neden illa değişmek gerekmektedir?

2011 Kasım ayında oyunun tamamına yakınını çıkarmış durumdayken, biz 1 ay sonra oynamak yerine, 2012 Ocak ayında prömiyer yapma hedefi koyuyoruz. Çünkü Mayıs ayında başladığımız ve yarım kalan eğitim çalışmalarını bitirmek istiyoruz. Bu sefer Zafer’in çalıştırıcılığında İlknur Yıldız, Damla Duru, Ulya Gizem Doğan ve bizim ekip katılıyor çalışmalara. Sona doğru artan yoğunluk…

Onur Aysoy  08/11/2011

Arkadaşlar Perşembe bir toplanalım. Şu iki aylık periyodumuzu gün gün planlayalım. Bu nedenle, Kerem, Sırbistan’a gideceğin ya da Sabriye’nin geleceği zamanları iki aylık dönem için yani Ocak sonuna kadar belirleyebilirsen bence iyi olur. Ben nöbet günlerini belirledim iki ay için. Toplantı tarihlerini de isteyelim Nursun’dan. Eütt 21 Ocak 5 Şubat arası yokmuş, 5 Şubat’tan sonra atölyede çalışmak bizi zorlayabilir. Böyle. Perşembe akşam Esinlerde 7.30ta toplanalım mı?

Onur Aysoy  11/11/2011

( Bugüne kadar yaptığımız doğaçlamaları hatırlamaya çalışıyoruz. Bu iki ay içersinde yapacaklarımızı belirleyebilmek için.) Neler yaptık bir hatırlamaya çalışayım bakalım:

Ben hücrede bir zaman geçirdim. Hiç bir şey söylenmeden girdim. Hangi gün, nedir… Süre verilmedi sahneye çıkarken. Rahatlamam kendimi oraya bırakmam için yapıldı. 

Arada bu tekrarlandı. Benim ilk yaptığım hücrede ilk gündü. Son gün de yapıldı. Tam çağrılmadan öncesi. Bu beğenildi. Ayrıntılı çalışıldı oyuna koyulması fikri gelişti. ( Oyuna konulan bu değil ama )

Kerem’in ev hali doğaçlandı.

Esin de hücre doğaçlaması yaptı.(Sanırım Kerem de bu çalışmayı yaptı ama hatırlamıyorum)

Kerem ile biz bir cümle üzerine bir hikâye kurup doğaçlama yaptık. Bir kaç saat hazırlandık. Ertesi gün Pınar izledi. Cümleyi tam hatırlamıyorum. Ama doğallık ve rahatlık açısından çok iyi oldu yapmamız.

Yine Kerem ile ben doğal ortamda bir doğaçlama yaptık. O Komiser ben Tutuklu olarak orada olduk. Ama karakter olarak onlardık. Hayat olarak değil. Örneğin biz kardeştik ve annemiz kalp krizi geçirmişti ve biz de seneler sonra hastane bahçesinde ilk kez görüşüyorduk. Sahne gibi düşünmeyin hayat zamanındayız demişti Pınar. Bu da verimliydi.  

Başka hatırlamıyorum. Bir de hayat hikâyelerini birbirine okuma ve diğerinin bu okunurken sahnede dolaşması çalışması yapıldı.  

Bir de son olarak: Biz Kerem’le benim içeri alındığım ilk günü doğaçladık. Komiserin komiserlik halini anlamamız açısından olumlu oldu.

Kerem ve Esin Komiser’in Tutuklu’nun itirafçısını sorgulaması doğaçlamasını da yaptı.

Onur Aysoy 15/11/2011

Merhaba, bilindiği üzere bizim ekip, iki aylık bir çalışma programı oluşturma kararı almıştı. Bu iki ay boyunca; bu oyunda sahiplenilen oyunculuk üslubuna daha çok yaklaşma adına, yapamadığımız eğitim çalışmalarının tamamlanmasını hedeflemiştik öncelikle. Bunun yanı sıra; M. Cevdet Anday okumalarını yapmak ve oyunun seyirciye açılmasına yönelik detaylı oyunculuk çalışmasına girişmek için de böyle bir sürece ihtiyaç duymuştuk. Bu minvalde yaptığımız toplantılarla, ekte yolladığımız programı oluşturduk.

İçeriğe gelince: Çalışmalarımızın ısınma, uzam çalışması, rol çalışması ve doğaçlama odaklı olmasını ve oyunla paralellikler içermesini düşünüyoruz. Yapacağımız çalışmalar, daha önceden Pınar Yılmaz’ın önerdiği ve Nisan Mayıs aylarında Açelya tarafından Esa’ da alınan çalışmalardan. Bu çalışmalar 4 ya da 5 hafta sürmüştü. Önerilen çalışmalar ise 14 haftaydı. Yapılmamış olan çalışmalar içinden çalışmalarımızı seçtik.

Oyun ve eğitim çalışması yazan günlerde, ısınma ile başlayıp, uzam, rol ve doğaçlama çalışmaları ile devam edeceğiz. O gün için düşünülen çalışmalar bittiğinde de bir ara verip, oyun çalışmasına geçeceğiz. Ama tabi minimum bir 3 -4 saat sürer her eğitim çalışması.

Bu çalışmalar sonucunda programda da belirttiğimiz üzere 21 Ocak’ta ilk gösterimi yapma hedefimiz var.

Özellikle oyun ve eğitim çalışması yazan çalışmalara  katılmanızı isteriz. (13 eğitim çalışmamız var) Hatta şu an bir projede yer almayan arkadaşların bu sürecin geri kalanında bizle olması bize güç verir. Herkesin aklına, kalbine, enerjisine ihtiyacımız olacaktır.

Sevgiler, saygılar.

Kasım 2011 Çalışma takvimi

12            CUMARTESİ                      TOPLANTI

13            PAZAR                                TOPLANTI

14            PAZARTESİ                       

15            SALI                                      

16            ÇARŞAMBA                        

17            PERŞEMBE                       

18            CUMA                                 1. PERDE ÇALIŞMASI

19            CUMARTESİ                      OYUN VE EĞİTİM ÇALIŞMASI

20            PAZAR                                 

21            PAZARTESİ                         

22            SALI                                      

23            ÇARŞAMBA                        

24            PERŞEMBE                        1. PERDE ÇALIŞMASI

25            CUMA                                  

26            CUMARTESİ                      OYUN VE EĞİTİM ÇALIŞMASI

27            PAZAR                                OYUN VE EĞİTİM ÇALIŞMASI

28            PAZARTESİ                        1. PERDE ÇALIŞMASI

29            SALI                                      

30            ÇARŞAMBA                        

Aralık 2011 Çalışma takvimi

1              PERŞEMBE                                        

2              CUMA                                                 1. PERDE ÇALIŞMASI

3              CUMARTESİ                                      OYUN VE EĞİTİM ÇALIŞMASI

4              PAZAR                                               OYUN VE EĞİTİM ÇALIŞMASI

5              PAZARTESİ                                        

6              SALI                                                     

7              ÇARŞAMBA                                       1. PERDE ÇALIŞMASI

8              PERŞEMBE                                        

9              CUMA                                                 1. PERDE ÇALIŞMASI

10            CUMARTESİ                                      OYUN VE EĞİTİM ÇALIŞMASI

11            PAZAR                                               OYUN VE EĞİTİM ÇALIŞMASI

12            PAZARTESİ                                        

13            SALI                                                    2. PERDE ÇALIŞMASI

14            ÇARŞAMBA                                        

15            PERŞEMBE                                        

16            CUMA                                                 2. PERDE ÇALIŞMASI

17            CUMARTESİ                                      OYUN VE EĞİTİM ÇALIŞMASI

18            PAZAR                                               OYUN VE EĞİTİM ÇALIŞMASI

19            PAZARTESİ                                        

20            SALI                                                     

21            ÇARŞAMBA                                       2. PERDE ÇALIŞMASI

22            PERŞEMBE                                        

23            CUMA                                                  

24            CUMARTESİ                                      OYUN VE EĞİTİM ÇALIŞMASI

25            PAZAR                                               OYUN VE EĞİTİM ÇALIŞMASI

26            PAZARTESİ                                        

27            SALI                                                     

28            ÇARŞAMBA                                       2. PERDE ÇALIŞMASI

29            PERŞEMBE                                        

30            CUMA                                                 2.PERDE ÇALIŞMASI

31            CUMARTESİ                                      OYUN VE EĞİTİM ÇALIŞMASI

Ocak 2012 Çalışma Takvimi

1              PAZAR                                                

2              PAZARTESİ                                        

3              SALI                                                    OYUN ÇALIŞMASI

4              ÇARŞAMBA                                        

5              PERŞEMBE                                       OYUN ÇALIŞMASI

6              CUMA                                                 OYUN ÇALIŞMASI

7              CUMARTESİ                                      OYUN ÇALIŞMASI

8              PAZAR                                               OYUN VE EĞİTİM ÇALIŞMASI

9              PAZARTESİ                                        

10            SALI                                                    OYUN ÇALIŞMASI

11            ÇARŞAMBA                                       OYUN ÇALIŞMASI

12            PERŞEMBE                                       OYUN ÇALIŞMASI

13            CUMA                                                 OYUN ÇALIŞMASI

14            CUMARTESİ                                      OYUN ÇALIŞMASI

15            PAZAR                                               OYUN ÇALIŞMASI

16            PAZARTESİ                                       OYUN ÇALIŞMASI

17            SALI                                                    OYUN ÇALIŞMASI

18            ÇARŞAMBA                                       OYUN ÇALIŞMASI

19            PERŞEMBE                                       OYUN ÇALIŞMASI

20            CUMA                                                 OYUN ÇALIŞMASI

21            CUMARTESİ                                      GÖSTERİM TÜM OYUN

Onur Aysoy  17/11/2011

Yarın yeniden başlıyoruz hayırlısıyla J Bir dönemeç daha.

Epeydir yazamadım. Merdiven kalıyor Pınar. Üst kat alt hikâyesindeki son durumu anlatayım. Biliyorum hiçbirini beğenmeyeceksin 🙂 Şöyle ki, yukarıda sağda kirişin arkasında Hücre olacak. Kirişin altındaki boşluğun Hücre hariç kısmı siyah perde ile kaplanacak. Siyah perdenin önünde bir bank, Kız için. Oyun başlarken ışık açılır Tutuklu Hücrede, Kız seyircilerin arasında, Komiser seyircilere bakar. Komiser Tutuklu’yu odadan çağırttırır, Tutuklu aşağıya iner. Sonra Komiser Tutuklu’yu kovar, Tutuklu hücresine çıkarken Kız da seyircilerin arasından yukarıda ona hazırlanan yere çıkar. Bu anda üçünü aynı anda kendi yalnızlıklarında görürüz. Sonra Komiser Tutuklu’yu çağırtır yeniden, Kız orada kalır, 1.perde sonuna kadar –yaklaşık 20 dakika- 1. perde sonunda Komiser çıkar; Kız’a haber verilir Kız da üst katta aşağıya inmek üzere içeriye doğru gider, Tutuklu alt katta odada yalnız kalır. Ara.  2.perdenin başında Kız tuvaletten alt kata girer. Oyun sonunda da, kapı zorlanır ve tuvalette bekleyen Komiser içeri girer. Masaya oturur ve Tutuklu’ya anlat bakalım der. Işık tümden ilk kez kapanır.  ?

Son yapılan eğitim çalışmaları hedeflenene yakın bir sayıda yapılıyor. Aynı süreçte oyun da çıkıyor. 21 Ocak’ta Esa ve Eütt rejisine oynuyoruz. Ama ilk biletli oyunumuz 4 Mart’ı buluyor. Bu tarihe kadar da yine çalışmalar devam ediyor. Oyunun oturduğu dönem aslında bu iki tarih arası oluyor. Artık iyi şeyler duymaya başlıyoruz. 

Onur Aysoy  15/01/2012

Arkadaşlar cumartesi gösterimi kaçta yapalım. Herkes olsa güzel olur.

Onur Aysoy  23/01/2012

Sevgili ekip, bence cumartesi akşamı çok güzel bir akşamdı. Önemli bir iş başardık. Baştan bugüne kadarki süreçte düşündüğümüz, hayal ettiğimiz birçok şey karşılığını buldu. Oyunculuk-az da olsa-, mekânın tasarımı, dramaturjik birçok nokta, metnin hissedilmesi. Tüm bunların karşılık bulduğunu da en çok Tanıl’ın(Levent) coşkusundan, Damla’nın(Duru) heyecanından, Onur Tanyeri’nin söylediklerinden anlamak mümkün. Onur Uygun bana, ” Birinle beraber olmayı çok istemenin yerini, birini elini tutmanın alabilmesi ve adamın anlattığı o hikâye gerçekten çok etkileyici” dedi. Ve bu bence de, fuayede değil, arada söylenebilecek bir şey işte, bu kadar da kişisel bu oyun.

Ayrıca; oyunun sonunda, Zafer’i hafif gözleri dolu o yumuşacık gülümsemesi ile görmek, Kerem’in tüm günkü enerjisini hissetmek, Esin’i hiç olmadığı kadar mutlu görmek, bana o kadar iyi geldi ki. Anlatamam. Ben ise gün boyu gergindim. Özellikle Kerem’e ama hepinize, o gerginliğimi geçirmek için gösterdiğiniz uğraş için de teşekkür ederim. Günlerce üçünüzle Cumartesi’yi konuşmak istiyorum. Gerçekten çok güzeldi. Hepinize en içten sevgiler. Ve evet, belki de en güzel kısmı yeni başlıyor, çoğaltmak keyifli keyifli, parlatmak için daha.

Kerem Demirtaş  23/01/2012

Söylediklerine çok fazlasıyla katılıyorum. Benim için ne kadar önemli olduğunu bilmenizi istiyorum hem Cumartesi gününün hem de bu güne kadar geçirdiğim sürecin. Bu daha önce söyledim ama yine söylemekte fayda var: Benim açımdan eski bildiklerimi hatırladığım değil, yeni şeyler öğrendiğim, hayatımın genişleyip içime ve dışıma doğru yayıldığı keyifli ve zor bir süreç oldu. Tüm bunları sizle, herkesten ve her şeyden öte, “değişen ve değiştiren” insanlarla yaşadığım için çok memnunum.

Bu arada bu gösterim daha çok oyunu bilen ve bizi tanıyan insanlara olduğu için bazı şeylerde hem daha doğru fakat bazı konularda da eksik geri bildirimler almış olduğumuzu düşünüyorum. Tüm seyirciler arasında Ebru daha ayrık kalıyordu, dün onunla konuştuk ve bizim öngördüğümüz ama emin olamadığımız konularda çok doğru şeyler söyledi. Örneğin mekân baskısı, atölyenin demir parmaklıkları, Tutuklu’nun sıkışmışlığı, alt üst kullanım onun için çok şaşırtıcı ve aynı zamanda boğucu olmuş (olması gerektiği kadar belki). Esin’in onların arasından ayrılması ve sahneye bu kadar yakın olmak ona bir sorumluluk hissettirmiş. Ebru bir de Tutuklu yerinde ben de olabilirdim, ben olsaydım ne yaşardım diye de düşünmüş. Bence dışarıdan gelecek ve atölyede oyun izlememiş birileri benzer şeyler hissedecektir. 

Bütün bunlardan ayrı Zafer’in ahlaki olanın sorgusu üzerine söyledikleri bence çok fazlasıyla haklı, oturup bunu konuşmak, Kız’ı ve özellikle de Komiser’i yeniden düşünmek gerekiyor. Tekrar ve tekrar oynamak istiyorum. Tekrar ve tekrar konuşmak. 

Şüphesiz çok sevgiler… 

Zafer Menek  24/01/2012

Öncelikle hepimize geçmiş olsun. Oyun ile ilgili geri bildirimler bize amaçlamış olduğumuz şeylerin önemli bir kısmını büyük ölçüde başardığımızı gösteriyor. Macera asıl şimdi başlıyor. Bunu yeterli görmememiz gerektiğini ve daha iyisini yapabileceğimizi düşünüyorum. Metin, tasarımımız ve de oyun ile bağımız bana bu umudu veriyor. Cumartesi için hepinizi ayrı ayrı tebrik eder ve kucaklarım. Elinize dilinize sağlık. Saygı ve sevgilerimle

Onur Aysoy  30/01/2012

Ecem(Sürgeç) notlar aldım demişti, o gün konuşamayınca, ben ona yaz bize demiştim, yazmış, doğru yanlış ama ayrıntı şeyler olması ve atölyeye katılmış biri olarak bizle yakın bir göze sahip olmasından dolayı özellikle kıymetli bence.

“Yazdıklarımı anca yolluyorum kusura bakma abi 🙂
– Komiser’in, Mahkûm’un ayakta kalmasından rahatsızlık duyması için onu görmeden konuşması daha iyi olur gibi.
– Bazı cümlelerin anlamları hızlı konuşmaktan kaynaklı kayboluyor bu da sanki oyuncu ezberden konuşup söylediklerinin anlamını fark etmiyormuş izlenimi veriyor. (bu yerler birbirlerine çıkıştıkları yerler değil,normal durumdayken)
– ‘Bildiriyi kim yazdı-bilmiyorum’ dan sonra oyuncuların birden içlerine dönmesi rahatsızlık veriyor.
– Komiser çok hareketli, Mahkum çok durgun. Bu durum karakterler tek düşünüldüğünde tutarlı fakat birlikte olduklarında bazen rahatsızlık verici.
– Telefon konuşmaları çok hızlı ve inandırıcı değil
– Çok çabuk çıkışlar çok çabuk sakinleşmeler algıyı kırıyor.
– Mahkum’un bayıldıktan sonra çok çabuk kendine gelmesi ve konuşmaları dinlemeye sanki bayılmamış gibi devam etmesi.
– Kız’ın enişteye tavrı çok belirsiz. Neden çekiniyor. Normalde araları çok iyi fakat enişte artık bir mahkum olduğu için mi çekiniyor yoksa hep mi öyleydi? Çünkü bazen çok normal bazen çok ürkek davranıyor.
– Kız daha önce bir komiser odası gördü mü? Girişinde etrafına bakınıyor fakat neden olduğu belli değil. Eniştesinden çekindiği için etrafı umursamadan gözlerini kaçırma çabasında mı?
– Giriş hariç Kız sanki eniştesini her gün ziyaret ediyormuş gibi bir tavırda.
– ‘Mide ağrısı tuttu, tutunca da…’ kocaman bir es 😀 ‘sen geldin’

Yanına herhangi bir açıklama yazmadığım ama söylendiğinde beni rahatsız eden bazı cümleler vardı onları da yazıyorum:
– Yüzüme bak(Komiser)
– Tam da bozulacak zamanı buldu bu alet(Komiser)
– ‘Ablam bir gün bile şikayet etmedi.’ Mahkum’un buna tavrı?

Söyleyebileceklerim bu kadar güzel abim 🙂 Nacizane fikirlerim işte:) ( Estağfurullah 🙂

Tek tek not almış olması, tek tek o yerleri ve o yerlerden hareketle anladığımız şeyleri düzeltebilmemizde çok işe yarıyor. Okurken yeniden fark ediyorum ki, hepsine çalıştık sonradan.

Kerem Demirtaş  07/02/2012

Ben çok yorgunum, üzerime çöküyorlar. Gerçekten de bir sorun yok, son gösterim canımı sıktı ama daha fazlası değil meraklanma.

Onur Aysoy  07/02/2012

Keremcim çok normal değil mi? Üstüne hiç çalışmadık. Yorgunduk, hazır hale gelemedik o gün. Doğru düzgün ısınma bile almadık. Işık olayı zaten başta dağıtmıştır seni. Bence sen oldu olmadı stresine giriyorsun çok. Oyunları oynadığımız bu süreci, oyunculuk çalışmasının bir parçası olarak görmeliyiz. Böyle bir gösterim bir şeyleri yakalamak için fırsattır yani. Oldurmak için en çok denemeye açık hale gelme problemini halletmemiz lazım. Başka bir şeyi kafaya takmaya gerek yok. Sen denemeye açık hale gelmek için çok isteklisin. Bu niyette hiç bir sorun olmadığını gösteriyor. Niyette sorun yoksa her şey olur. Sorun ne onu bulmak lazım sadece. Birbirimize kendimizi tam açamamış olabiliriz. Bu benden de kaynaklı olabilir. Bedenimizle az uğraşmış olabiliriz. Belki de her şey o olmuyor stresindendir. Bulmak lazım. Ama kesin olan bir şey var. Bu haliyle de, hem oyunculuklar hem bütünsellik açısından iyi bir şey var elimizde. Biliyorum belki de yazdığım her şeyin farkındasın. Ama yine de söylemek istedim.

Kerem Demirtaş  07/02/2012

Onurcum ben bundan kaçmıyorum, merak etme. Söylediklerini ben hariç başkasından duymak da ayrıca hoşuma gidiyor. Benim acelem yok, önümüzde zaman var. Ben genel olarak gerçekten iyi hissediyorum. Bir yoldan geçiyoruz, bu bize iyi şeyler getiriyor ve yolumuz gerçekten uzun. Ben hiç şikâyetçi değilim. Hassasiyetin için sağ ol.

Kerem Demirtaş  07/02/2012

“Özde “şimdi ve burada” olmayı aradığımız bu süreç kurgunun gerçekliği ve gerçekliğin kurgusu arasında durmadan kurulup yıkılan zor bir yolda bizi buluşturdu. Geçmiş zaman bilgi ve alışkanlıkların bozulduğu, tüm yapıların şiddetle ama gürültüsüz söküldüğü bu yolda, zengin olanın yalın olanla, içerde olmanın aslında dışarıda olmakla ne denli sıkı bağları olduğunu bize gösterdi. İçerdekiler, yüzümüz size ve kendimize dönükken, başka dünyaları keşfetmek için bu dünyada nasıl yürümemiz gerektiği sorusunu bize her gün yeniden sorduruyor. Şimdi ve buradayız, anlamak, değişmek ve değişirken değiştirebilmek için.

Hepinize iyi seyirler…”

Bunu ek olarak yazdım. Başka versiyonlarını da yazacağım. (Öncesinde ben bir yazı yazıyorum dramaturjiyi anlatan, ‘yazı bu olacaksa, oyuna gelen seyirciye broşürü verin gönderin, izlemesinler’ denilinceJ K erem üstüne alıyor bu işi. İlk yazdığı bu, bunu koyuyoruz broşüre de.)

Afiş broşür tasarımı için Nursun Karaburun Akıncı, Damla Duru, Kerem Demirtaş ve ben uğraşıyoruz. Kerem Yaman, dördüncü oyuncu olarak dış sesleri oynuyor. Daha sonra bu görev Tanıl Levent’e devroluyor. Tanıl Levent’in yeniden sahnelere dönüşünde bu dış ses çalışması etkili oluyor.

22 oyun oynuyoruz 2012 yılı boyunca. İlk oyundan çok başka yerlere geliyoruz. Her oyunda bir şeyler keşfetmeye devam ediyoruz. Bazen yine de olmuyor. Hiç içine giremiyoruz. Sadece 8 ya da 9 oyunumuzda tamamen orada oluyoruz. O oyunlardan sonra yaşadığımız keyif bambaşka. Bir o kadar da çok kötü olan var. Ama her şeyiyle dopdolu, dinamik ve değiş(tir)en bir süreç oluyor hepimiz için. Seyirci genel olarak memnun, oyunculuklarda bir yere geliniyor. Ve evet, oyuncuların bu yöntemde çalıştırıcı olabilecek duruma gelmeleri hedefinin de gerçekleştiğini söyleyebiliyoruz.

Süreç ile ilgili yazışmalar bu kadar. Ben de bu çalışma için tüm mailleri okuyup düzenlemeleri yaparken yeniden tüm süreci yaşamış kadar oldum. Yoruldum. Oyun dışı gelişen her şey ile bir kez daha yüzleştim. Birçok şeyi sildim. Kalanlar bunlar.

Önemli bir yanı var bu birikenleri arşivlemenin. Öyle düşünüyorum. Özellikle Eütt’liler(ki onlar bu talepte bulunmuşlardı) ve bizi tanıyan insanlar için. Yanı başlarında neler olmuş, duymak ve anlamak için biraz daha birbirimizi. Kimse kimseyi duymuyor ve merak etmiyorken hele.

Yeni projemizde daha sistematik gidiyoruz. Günlük tutuyoruz bu sefer. Umarım bir gün o projeyi de bitirmiş olarak günlüklerini yazarız.

Onur AYSOY

0


Oyun öncesi dönemde 345 gündür Tutuklu’yu konuşturamayan Komiser, kuraldışına çıkarak görevinde başarılı olmak için istediği ek sürede Tutuklu’yu karısı ile görüştürerek başarıya ulaşmayı umar. Tutuklu ise geçen sürede kendine ve bedenine yabancılaşmıştır. Direnişini kıran insani bir zaafiyet olan cinsel tutsaklıktan kurtulmak için bu cinsel isteğini Komiser’e iletmiştir. Perdenin sonuna doğru bunun için bir itiraf mektubu imzalamayı bile kabul eder, fakat Komiser bu çözülmede kendisi etken olmadığı için bu itirafı kabul etmez.

Perde sonunda oyunun tek sürprizi gerçekleşir: Karısının yerine baldızının geldiğini gören Tutuklu yitirdiği kafa beden bütünlüğü ve aydın kişi sorumluluğunu koruyabilmek için ikinci perdede baldızını sevişmeye ikna etmeye çalışır. Kız eniştesinin bu beklenmedik tavrı karşısında ahlak kurallarına sarılır. Tutuklu sonunda Kız’ı ikna eder. Kız da eniştesinin içinde bulunduğu çıkmazı anlayarak teslim olur. Ancak Tutuklu Kız’ın onu anlamasının sağladığı iletişim sayesinde doyuma ulaşır ve cinsel doyuma gerek kalmaz… Tutuklu yeniden iç tutarlılığını kazanır. Kız ise başka bir bakış açısı kazanır. Oyun yeni bir sorgu sahnesi ile biter ama Tutuklu oyunun başındaki kişi değildir artık.

** Oyun tüm devamlılığı boyunca seyirciye iki temel şey sunar;

1) Kapatılmanın (içerdeliğin)birey üzerindeki etkisi: Oyunun başlangıcında sadece Tutuklu içerdedir. Oyundaki içerdelik mekanın ürettiği bir şey de olsa, esasen bu durumun sonucu olan bir algılama biçimidir. Bir kişinin gözaltında olmasına karşın oyunun adının “İçerdekiler” olması bunun en belirgin göstergesidir. İçeride olmak,   oyunda uzun süre toplum dışı kalmaya bağlı toplum kurallarından bağımsız düşünme biçimi olarak sunulur. Komiser bunu temsil ettiği bürokratik mekanizma adına reddeder. Kız kurduğu iletişimle dahil olur. Oyun seyirciden de içerdelik durumunu anlamasını ve buna bir noktada katılmasını talep eder.

Hapishaneler ilk kurulmaya başlandığı zamanlarda şehir merkezinde idari binaların civarında bulunan yapılardı. Mahkûmların görüntüsü, hayat koşulları, maruz kaldıkları şiddetin görülür-işitilir hali modernist uygarlaştırma çabalarına aykırı kaçmış göründüğünden daha kıyı bölgelere/güvenlik merkezlerinin içine taşınmışlardır. Böylece kamusal alanın müdahalesinden, ilişkisinden ve yasallığından tamamen kopartılıp özelleştirilmiş bir yasa-dışılık alanı olmuştur.

Islah etme, topluma kazandırma gibi terimlerle meşrulaştırılmaya çalışılan hapishane, tamamen iktisadi yapıya koşut bir kurum olarak tasarlanmış, kapitalizmi gelişme sürecinde kırsal yaşamdan kopmuş ama fabrikalara kapanmaya hazır olmayan yığınları eğitme amaçlı düşünülmüş, zamanla suçlulara özgü bir kurum kılınmıştır. Artık hem toplumu arındırmak ve steril kılmak hem de kapatılanı ıslah etmektir amaç.

Günümüzde ise hapishaneler üzerine egemen söylem değişmiştir. Artık kurumun niteliği, erdemleri ve ıslah edici karakteri hiç gündem edilmemektedir. Bunun yerine “Büyük Hapishane” gibi, orada da güvenlik sorunu ön plandadır. Mahkûmların kaçmamaları, birbirleri ile iletişime geçmemeleri gibi kaygılar ön plana çıkmaktadır. Tamamen rasyonel ve sistematik bir tasarım olduğuna kuşku bırakmayan hapishane sistemi; açıklanması güç ve içine girildikçe toplumsallığın tüm çirkefinin insanın yüzüne çarptığı, kapatılan kadar kapatanı da örseleyen bir paradokstur.

19.yüzyılda İngiliz pragmatist iktisatçı ve düşünür Bentham, hapishane tarihine olduğu kadar gelecekteki kapitalist-totaliter toplumsal örgütlenmelere de damgasını vurur.”Panoptikon” adını verdiği hapishane her tarafı gören bir kule ve etrafında değirmi bir bina olarak tasarlanmıştır. Burada hapishanenin iki ayırt edici özelliği ortaya çıkar;

                                   – tecrit

                                   – gözetleme

Liberalizm insanları önce tek tek birey olarak ele alacak, sonra da tek tipleştirecek kurumlar doğurmuş, var olan kurumlar da bu zihniyete eklemlenmiştir; fabrika, okul, tımarhane, hapishane… Günümüzdeki modern hapishane modellerinin (E tipi, F tipi, Hücre tipi, Oda tipi)öncüsü olan panoptikon yalnızca hapishaneye değil, tüm toplumsal örgütlenmeye uygulanmış bir modeldir.

Hapishane kendi mantığı gereği dört duvar olmak durumundadır. Bu dış yapı içeriyi tamamen görünmez, hatta işitilmez ve erişilmez kılmaktadır. İçerden de doğayı ve gerçek hayatı seyretmek mümkün değildir. Bu unsurlar hapishane içinde yer almaz. İçerdeki kişinin görüş mesafesinin bir hücre, bir koğuş(en fazla bir havalandırma boyu), renk ve canlı-cansız nesne kısırlığı, eşyasızlık, beton grisi zaman içersinde yaşamın monotonluğunun önemli bir unsuru haline gelebilmektedir.

Hapishanede mümkün olduğunca faza tecrit ve gözetleme imkânı sağlanması hedeflenmiştir. İlk panoptikon planından bu yana gözetleme, elektronik aygıtların da desteği ile bakışın mutlak hâkimiyetini kurmuştur. En az sayıda insanın bir arada olması istendiğinden, hücreler/küçük koğuşlar birbirleri ile bağlantısız ve ilişkisiz olacak biçimde tasarlanmıştır. Uzamsal bağlantı mümkün olduğunca parçalanmıştır.

İçerdeki insan bu gözetleme deliklerinin arkasında ne olduğunu, mazgalın ne zaman açılacağını, kapının ardındaki insanların niyetini asla bilemez. Gözetlenme duygusu süreklilik kazanır ve kanıksanır, özel yaşantı ve mahremiyet gibi kavramlar anlamsızlaşır. Bu da kimi zaman alttan altta, kimi zaman açıktan süren tedirginliğin temel kaynağıdır. Sürekli gözetlenme, zaten ilişkilerinden soyutlanmış olan kişiyi kendi bedeni ile kendi kendisiyle ilişkisinden de soyutlar. Bu da tecridin asıl amacını kişiliksizleştirme, bireyselliği yok ederek sürüleştirme kılmıştır ki, bunun da kapitalizmin yeniden üretim mantığına içkin olduğu aşikardır.

Kışla, manastır, okul gibi katı modellerle tasarlanmış olan modern hapishanede kapatılanların gündelik yaşamı çalışma, eğitim, ibadet ve havalandırma gibi faaliyetleri düzenleyen bir yönetmelik çerçevesinde zorunlu şekillendirilmiştir. Bu faaliyetler zorunlu kılınır, uygulanmaları belli ritüellere ve koşullara bağlanır, yerine getirilmemeleri açık şiddet uygulamanın meşru koşulu olarak görülür. Hapishanede şiddetin yetkisi verilmiştir ve şiddet rutine bağlanmıştır. İdeolojik beyin yıkamaya bağlı kurbanlar çoğu zaman insan olarak görülmez. Kurban anonimleştirilmiş (terörist/katil/tecavüzcü) ve şeyleştirilmiştir. İşkenceci kendini ahlaki açıdan rahat ve haklı hissedebilir.

İşkence hanedeki yoğunlaştırılmış şiddetin hapishanedeki zamana yayılmış şiddete dönüştüğü düşünülürse, kişi üzerindeki psikolojik etkisinin daha kalıcı olduğu varsayılabilir. Şiddetle ilişki açısından modern zamanların önemli bir özelliğini gündelik hayatın (okul, işyeri, ev vb)parçalı ve bölünmüş niteliği oluşturur. Bu parçalanmışlık duygusu sayesinde söz konusu birey/kurumların, doğrudan/dolaylı etkilerine kısmi olarak maruz kalınabilir. Hapishanedeki şiddeti diğerlerinden ayıran şey, onun böyle bir parçalanmışlığa imkân tanımayacak biçimde tasarlanmış ve düzenlenmiş olmasıdır. Hapishane, yaşamdaki firar imkânlarına yer bırakmayan bir saçmalıktadır.

Şiddetin her türü ile açıkça sağlanan şey, öncelikle zaman ve mekân üzerindeki tekeldir. Tüm 24 saatleri aynı mekânda geçirmek zorunludur… Mekân daraltılmış, tekleştirilmiş, işlevsiz ve eşyasız bırakılmıştır. Mekân-insan ilişkisi tamamen bozulmuştur. Bu durum insanı ilişkilerinden, yaratılarından, varlıksal özelliklerinden soyutlar. Kapatılmanın süresi arttıkça yalnızca fiziksel varlığını sürdüren bir canlı kalır.

Hücre kavramı, başka insanların ve ilişkilerin yokluğu demek olduğundan zamana delice bir akış verir. Dış dünyada/başka insanlarla ilişki içinde zamanın akışını ağırlaştıran şey, ilişkilerimiz ve başka insanların hayatımıza girip çıkmasıdır. Geceden gündüze uzanan bu sürat, hücredeki insan için delirtici bir durumdur ve monotonluğun zirvesidir. Hapishane deneyimi, “aynı”nın tekrarı olmasına karşın-paradoksal olarak-sonu belirsiz bir maceradır. Şimdiki zaman süreğen ve sonsuz kılınmıştır; geçmiş de gelecek de yalnızca bir bellek zamanı olarak imgede yer bulur. Kapatılan insan hakkındaki bütün bilgilerin toplanması, kapatılanı kendi öz yaşamından, kimliğinden, mahremiyetinden, kısaca tarihinden mahrum bırakarak onu güçsüzleştirir. Kapatılan onu “başkası” yapan yüzünden ve sözünden yoksun bırakılarak kimliksiz bir nesneye, bir sayıya indirgenmek istenir.

Zaten daraltılmış gündelik hayat koşullarına ilaveten ziyaret sınırlıdır, girebilecek pek az sayıda nesne denetime ve sansüre tabidir. Hücrede bulundurulabilecek eşyalar son derece sınırlıdır. Hapishane koşullarında kapatılanın yaşamı dâhil hiçbir kalıcı hakkı yoktur. Her şey iktidarın gaspı altındadır. Hak gaspı bir döngü olarak sonsuza dek işleyebilir. Kapatılana kalan tek duygu “sürekli tedirginlik” tir. Dostoyevski “Ölü Evinden Anılar’ da “hiçbir şeye şaşırmamak en övünülecek erdem sayılırdı” der.

2) Suç ve hukuk sorgusu: Metin seyirciye örtük bir anlatımla da olsa ortada bir suç olmadığını (en azından mevcut eylemin zararlı olmadığını) söyler. Zaten mevcut bürokratik algıya göre bile bir suç ispat edilebiliyor olsaydı birinci bölümde istenen ana eylem olan itirafa ihtiyaç duyulmayacağı ortadadır.

Egemenler diğerlerini bastırma, dışlama ve yok etme amaçlı eylemlerinin yanı sıra devamlılıklarını sağlamanın yolunu da kurumsallaşmada bulurlar. Hukuk bu sistemin tıkanmasını önlemede, tıkanırsa önünü açma işlevini gerektiren araçları da temin ederek yerine getirir. Hukuk devleti adı altında devlet ile hukuku çiftleştiren tarihsel durum, esasen iktidar mekanizmalarını işleten maddi ve manevi kanalların hukuki metin ve uygulamalarla güvence altına alınmasıdır. Hırsızlık, adam öldürme vb durumlar devletin belirlediği koşullar altında suç değildir. Yargılamanın da açıkça kabullenilmiş bir parodi olduğu açıktır. Birçok durumda olağanüstü hal, olağanüstü suç gibi bahanelerle yargının zaten “kuraldışı” işlediği açıktır. (Sanığa savunma hakkı verilmemesi, yeterince kanıt araştırılmaması, yargılamanın aceleye getirilmemesi, sanığın mahkemeye çıkarılmadan uzun süre hapis tutulması…)

Yasanın ihlali, her zaman tartışmasız ceza gerekçesi olur. Yasa herkes adına olma iddiasındadır, bu nedenle ceza da (tehdit boyutuyla) herkese dönüktür. Bugün kişiye yönelik adalet uygulamasının esasen intikam aracı olarak görüldüğü, artık nicelik olarak değerlendirilen toplumun/kişinin önemsenmediği açıktır.

Egemenlik sisteminin ikici mantığı(iyi-kötü, doğru-yanlış) ve dilin toplumsallığı, sistemin güvenliğini ve sürekliliğini sağlar. Oysa insan ruhu söz konusu olduğunda belirsizlik alanı genişler ve hemen herkes “suça yatkın” bir yerde durur. Ancak suç kavramını, bireye odaklamak bir tür aldatmaca ve dikkat çekmedir. Böylelikle komşumuzun birdenbire seri katil çıkma ihtimalini düşünerek sıradan insanlardan kuşkulanma ihtiyacı, “denetim-güvenlik-ceza toplumu” ihtiyacı öne çıkar ve başka hiçbir şey görülmez. Bütün bu insanlık durumlarını yaratan toplumsal mekanizmalar ve ilişkiler üzerinde bir an bile durulmaz.

19.yy.dan itibaren cezanın amacı, toplumun genel olarak savunulmasından çok, bireylerin tavır ve davranışlarının denetimi yoluyla psikolojik ve ahlaki reformdur. Böylelikle “tehlikeli birey” (tehlikeli sınıf) kavramı gündeme gelecek, bireyler işledikleri suçlardan çok potansiyelleri ile ele alınacaktır. Cezalandırıcı toplum için fiil önemliyken ve ceza suça dönükken, artık fiil şart olmaktan çıkmış ve suç potansiyel olarak varsayılır olmuştur. Böylece “cezalandırıcı toplum” dan “disiplinize edici toplum”a geçilir. Ceza sistemi ile bir suç tipolojisi yaratıp norm dışını tehlikeli diye damgalarken, temizlik ve arınma terimleri ile faşizme, soykırıma dek uzanan modernitenin imha süreci başlatılmış olur.

Cezanın ıslah edici karakterinin tanımlanması ile beden ceza ile yıldırmanın ana hedefi olmaktan çıkmıştır. Ceza yavaş yavaş bir sahne ve seyirlik olmaktan çıkar, adalet verdiği ceza ile arasına bir koruma sistemi(kişisellikte uzaklaşmayla) koyar. Cezalandırma bir dayanılmaz duygular sanatından “askıya alınmış haklar ekonomisi”ne geçer ve bir teknisyenler ordusu (hekim, gözetmen, eğitmen, din adamı, psikiyatr) varlıklarıyla beden ve azabın cezalandırmaya yönelik eylemin nihai amacı olmadığı konusunda mahkuma güvence vermektedirler.

Cezalandırma işleminin nesnesinde bir kayma (beden yerine ruha müdahale) olmuşsa da cezalandırmanın azaba yönelik bir dip tarafı varlığını hala sürdürmekte,  ama bedene yönelik olmayan bir cezalandırma anlayışı tarafından üzeri daha geniş ölçüde örtülmektedir. Bunun en güzel örneği zorunlu çalışma/hapis gibi bir cezanın hiçbir zaman bedenin kendini hedef alan bir ceza olmadan (gıda tayınlaması, cinsel yoksunluk, hücre vb.) uygulanmamasıdır. Çünkü bir mahkumun diğer insanlardan daha fazla acı çekmesi adildir.

Artık suçlar ve kabahatler adı altında yasa tarafından tanımlanmış şeyler yargılanmaktadır, ama aynı zamanda tutkular anormallikler, içgüdüler ve uyumsuzluklar yargılanmaktadır. Mahkeme suçlunun ruhuna sadece suçunu açıklaması ve onu hukuki sorumluluklar arasına katmak dahil edebilmek kastıyla başvurmamaktadır; onu suçla beraber yargılamak ve ceza esnasında onu da hesaba katmak için yapmaktadır. Yalnızca ihlallere değil, aynı zamanda bireylere, sadece yaptıklarına değil, ne olduklarına ve ne olabileceklerine müdahale de meşrulaştırılmaktadır.

Sistem açısından ne işlenen suç ve verilen ceza önemlidir, ne de kapatılan kişinin rehabilitasyonu. Önemli olan tek şey; sistemin kendi varlığını sürdürebilmesi için birilerini dışlayabilir ve imha edebilir olduğunu göstermek, böylelikle tehditkar olabilmektir. Hapishane  “toplumun tehdide dönüşmüş imgesi”dir.

Neoliberal ideoloji kitlesel işsizlikler yaratırken, toplumsal yapıyı da tamamen kriminalleştirmiştir. Artık “hassas bölgeler” vardır. Buralarda güvenlik ve denetim ağları kurulmuştur; şüpheli görülenlere ateş etmek yasal haktır, herkes her an dinlenebilir, takip edilebilir, gözaltına alınabilir. “sıfır tolerans” kuralı uygulanır. Artık yoksullukla mücadelenin temel kurumu polistir. Orta sınıf tüketim alışkanlıkları ve güvenlik ihtiyacı da güvenlik toplumu iktisadını teşvik eder. Kapitalizmin kamusal yaşamı ve bireyi parçalama, atomize etme ve yok etme sürecinin geldiği son noktadır güvenlik toplumu…

**Oyunun ilk bölümünde bir itirafa ihtiyaç duyulmaktadır. Bunun nedeni suça yönelik yeterince kanıt olmamasıdır.

İtiraf, iddia makamını başka kanıtlar toplama yükümlülüğünden kurtardığı gibi, suçluyu kanıtların genel hesaplamasına dâhil etmeye çalışmakta, sanık itiraf aracılığıyla cezai gerçeğin üretim ayini sürecinde bizzat yer almaktadır. Çok güçlü bir kanıt olan, bilgi toplama işini ve kanıtlama mekaniğini en düşük düzeye indiren itiraf istenilen ve aranılan bir şey olacak, onu elde etmek için bütün zorlamalara başvurulacaktır. Ancak uzlaşmaya ilişkin bir yanını da korumalıdır; kendiliğinden olması, bilinçliyken yapılması, mahkeme önünde tekrarlanması gerekir. Bu yüzden itirafı arayan sorgu süreci bir düellodur ve kanıtlar mahkûmiyet için yeterliyseler itiraf ile risk edilmez.

**Zaman baskısı: Dramatik durumu oluşturan ana etkendir. Birinci perdede Komiser’i, ikinci perdede Tutuklu’yu amaçları gereği etken olmaya iter. Kız ara mekanda, ara zamanın esiridir. Oyun bittiğinde Tutuklu için zaman ve mekanın etkisi olmamıştır. Zaman baskısına bağlı ikinci perdede Tutuklu Komiser’in yerine geçer yani sorgucu olur. Ancak Kız yarım saat içinde gidecektir. Tutuklu’nun akıbeti ise belli değildir. Belirsizlik Tutuklu’yu diğerlerinden ayırır. Komiser için amaçladıkları/savundukları şey ile ilgili sonucun ne olacağı belirsizdir.

**İletişim: Birinci perdede iletişimi andıran bir eylem vardır, ancak oyun boyunca Komiser ile Tutuklu arasında gerçek bir iletişim oluşmaz. Komiser, genel olarak kuramadığı iletişimi erkeklik ortak paydası üzerinden kurmaya çalışır. Komiser’in Tutuklu ile ilişkisi yumuşamaya başlamış, bu da sorgulama işlemini sürdürememesine neden olmaya başlamıştır. Komiser bürokrasinin diliyle konuşur, ben yerine biz der. Yaptıklarını fazla sorgulamaz.

Komiser Tutuklu’nun akli üstünlüğünden rahatsız olur ve perde boyunca aralarındaki çatışmada ‘hayat tecrübesi’nin getirdiği üstünlüğü kullanmaya çalışır. Komiser diyalog boyunca Tutuklu’yu bürokratik biçimde klasifikiye etmeye çalışır fakat Tutuklu’nun tutumu karşısında başarılı olamaz.

Kız ile Tutuklu arasındaki bir iletişim ancak birbirini anlama, kendi gerçekliği dışına çıkma, Kız’ın ‘Dışarıdakiler’in kalıplaşmış algılarından kurtulmasıyla mümkün olur. Kız’ın eniştesine duyduğu sevgi ile yoğrulmuş özveri, Tutuklu’nun ikinci bölüm boyunca baldızına karşı Komiser’in kendisine davrandığı biçimde davranmaya iten bunalımdan sıyrılmasında belirleyici etkendir.

Kız ile Tutuklu arasındaki çatışma, aslında Kız’ın aidiyet hissettiği toplumsal ahlak (dışarıdakiler) ile bir çatışmadır. Sonuca ortak olarak ulaştıklarından bir kazanan yoktur. İkisi de varoluşlarına ve hayata dair farkındalıklara beraber ulaşırlar

**Cinsellik izleği: Tutuklu’nun iç tutarlılığını parçalayan cinsel tutsaklık, uzun süre sorguya çekilen kişilerde görülen dengesizliklerin bir görüntüsü olarak ortaya çıkar. Tutuklu’nun aydın kişi kimliğini sürdürmesi cinsel tutsaklıktan kurtulmasına bağlıdır. Bu cinsel tutsaklık durumu Komiser (bürokrasi) tarafından “kerhanecilik” biçiminde algılanırken, Kız (toplumsal ahlak ) tarafından da orospuluk olarak nitelenir.

**Dışavurum-anı: Melih Cevdet Anday tiyatrosu dile dayanan bir tiyatrodur ve genel olarak eylem üzerinden gelişmez. Oyun kişilerinin anıları pek çok ayrıntıyı dışa vurur. Birinci perdede Komiser hayatı ile ilgili bir ton ayrıntıyı anılar/anlatılar yoluyla dışa vurur. Aslında mutsuz olan, kıymetinin bilinmediğini düşünen, karısını sevmemiş, çocuğuyla iletişim kuramamış bir adam görürüz. Birinci perdede komiser anılarını anlatırken mekanın daralmasına neden olur. Çünkü Tutuklu’nun bu anılarla bir ortaklık noktası yoktur.

İkinci perdede Tutuklu’nun anıları Kız ile Tutuklu’yu ortaklaştırır, çünkü bir geçmişleri vardır. Bu Tutuklu’nun biraz dışarı çıkmasına, Kız’ın biraz içeri girmesine yani yerlerini bulmalarına yardımcı olur.

**Mekan-zaman: Oyun ‘ara zaman’da ve ‘ara mekan’da geçmektedir. Oyunun temel dramatik etkeni zaman baskısıdır. Oyunda belirgin bir eylem yoktur. Tek sürpriz Tutuklu’nun karısının yerine baldızının gelmesidir. Oyunda aksiyonu oluşturan temel unsur diyalogdur.

      – Birinci perdede eşit düzlemde diyalog mekanı daraltırken,

      – İkinci perdede zorlanmış bakış ve basık düzlemde diyalog mekanı genişletir.

Oyunda kanepe, Tutuklu’nun tek tutkuya indirgenmiş yaşamının sıkıştırıldığı en dar uzamdır.

Hücre mümkün olduğunca az eşya varlığıyla kişiliksizleştirilmelidir.

Zaman baskısı duvar saatinin sesi ile oyunculara ve seyirciye hissettirilmelidir.

**Oyun içinde oyun kişileri dramatik durumun onları sürüklediği oyunlar gereği çeşitli oyunlara ve rollere dahil olurlar. Bu, oyun kişilerinin taşıdığı belirgin çelişkilere neden olur. Birinci perde ben’inin önemsenmemesinden mutsuz olan ama biz diye konuşan Komiser ile, çözülmüş ama kararlı görünmeye çalışan Tutuklu’nun mücadelesidir. İkinci perdede ise kafa-beden bütünlüğü bozulmuş fakat rasyonel davranmaya çalışan Tutuklu ile toplum değerlerine sarılan ama tereddütleri de olan Kız karşılaşır. 

Zafer MENEK

0